« Önceki | Sonraki »

24/1/2008

Ozur Dileriz !!!

 

 


Biz Türkiye'li Ermeniler çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan ötürü özür diliyoruz !
 
Ne 1895′te ne 1915′te, öl öl bitemedik hala 70biniz. Özür dileriz !
 
Tarihte; Mimar Sinanlar, Balyanlar, Güllü Agoplar, Agop Ayvazlar, Toto Karacalar, Onno Tunçlar, Zahradlar, Agop Dilaçarlar yetiştirdik. Kültür, Sanat ve Edebiyatta Anadoluya birçok şey kattık. Hala da iflah olmadık. Özür dileriz !
 
”Vatandaş Türkçe Konuş Kampanyasına” rağmen biz anadilimiz ile konuştuk. Hata ettik. Özür dileriz !
 
Varlıklarımızı Türk varlığına ‘tamamen’ armağan edemedik. Aşkaleye sürüldük. Özür dileriz !
 
6-7 Eylül’de kendi mallarımızı yağmalamadık. Özür dileriz !
 
‘Ermeni dölü’ diye bir küfürü lugatımıza soktuk. İnsanların terbiyesini bozduk. Özür dileriz !
 
Vakıflarımızın taşınmazlarına devletimiz el koymuşken, ”Lozan’a göre el koyamazsınız” dedik. Ukalalık yaptık. Özür dileriz !
 
A. N. Sezer zamanında Cumhurbaşkanlığı tarafından Vakıflarla ilgli hazırlanan bir raporda Vakıflarımız ‘Yabancı Vakıflar’ başlığı altında ele alındı. Biz ise dayanamadık, utanmazca ”yabancı değiliz” dedik. Özür dileriz !
 
İçimizden biri, fikirlerini açıkladığı için 3 kurşunla arkasından vurularak öldürüldü.
Gündemi delik ayakkabısı ile meşgul ettik. Özür dileriz !
 
Cenazede acımızı anlayanlar ile ”Hepimiz Ermeniyiz” dedik. Gürültü kirliliği yarattık. Özür dileriz !
 
Farklılıkların bir arada kardeşçe ve barış içinde yaşayabileceklerinin düşünüyoruz. İyi halt ediyoruz. Özür dileriz !
 
Bir de bunlar yetmiyormuş gibi; farklılıkların ‘bir arada iş yapma kültürünün’ gelişmesi için buraya geldik. Özür dileriz !
 

 


DÜNYAYI TAKDİS
Taniel Varujan
 
Dünyanın doğu tarafında
Barış olsun.
Tarlanın apak çığırları
Tanımasın teri, kanı,
Ve çınlarken akşam çanı
Eğilsin herkes takdise…
 
Dünyanın batı tarafında
Bereket olsun.
Her yıldızdan çiy yağsın
Her başaktan altın saçılsın,
Ve koyunlar tepelerde otlarken
Filiz, çiçek bitsin yerden…
 
Dünyanın kuzey tarafında
Bolluk olsun.
Buğdayın altın denizinde
Yüzsün daima orak, tırpan,
Ve açılırken ambarların kapıları
Mutluluk sarsın dört yanı.
 
Dünyanın güney tarafında
Ağaçlar meyveye dursun.
Peteklerden ballar damlasın
Kadehlerden şarap aksın
Ve gelinler yoğururken ak ekmeği
Söylensin aşk şarkıları…

 

30/12/2007

Türkler'in 'tek' sorunu var! - Ahmet Altan

 
26 Aralık 2007 Çarşamba - Usta yazar Ahmet Altan bugünkü yazısında karşılaştığımız tüm sorunları tek bir başlıkta topladı: Türk sorunu...
 
Taraf Gazetesi yazarı Ahmet Altan, Kürt, Ermeni, Kıbrıs, türban, terör ve 301 sorunlarını tek bir başlıkta topladı: Türk sorunu...

Altan, bakın bu tezini nasıl temellendirdi:

- Türk sorunu…

Her sorunun bir adı var.
Kürt sorunu, Ermeni sorunu, Kıbrıs sorunu, türban sorunu, terör sorunu, 301 sorunu…
Biz bunların hepsini tek tek ayrı sorunlar olarak görüyoruz.
Bunların hepsinin aslında tek bir ismi olabileceği pek aklımıza gelmiyor.
Belki de bizim böyle hepsi değişik isimli birçok sorunumuz yok.
Belki de bizim adı “Türk sorunu” olan tek bir sorunumuz bulunuyor.
Neticede bütün bu sorunların kaynağında hep kendimize rastlıyoruz.
Biz başka türlü davransak belki de bu sorunlar olmayacaktı.
Kabul edelim ki bizim “narsisistik” bir yapımız var.
Kendini çok beğenen, kendine hayran, böylesine muhteşem olduğu için her istediğini yapmaya hakkı olduğuna inanan, kendisinin başkalarına yaptığını fark etmeyen ama başkalarının kendisine yaptığı en küçük bir davranışta hemen “haksızlığa uğradığını” düşünen bir kişilik yapısı bu.
Asla kendini haksız görmez.
Asla hafızası kendi yaptıklarını kaydetmez.
Ama daima “kendine yapılanları” hatırlar.
Niye öyle bir davranışla karşılaştığını hiç sormaz.
Çünkü o, öylesine olağanüstüdür ki o ne yaparsa yapsın ona tepki gösterilmemelidir.
Aranızda Kürtlere neler yapıldığını hatırlayan var mı?
12 Eylül"deki baskıları, Diyarbakır Hapishanesi"ni, işkenceleri, yakılan köyleri, Kürtçe konuşulmasının yasaklanmasını, çocuklarına istedikleri isimleri bile koymalarına izin verilmediğini, şarkı söylemenin bile suç olduğunu hatırlayan var mı?
Olduğunu sanmıyorum.
Kürt sorunu deyince bunları hiç düşünmüyoruz.
Bizim için Kürt sorunu demek, PKK, dağa çıkan çocuklar, basılan karakollarımız demek.
Sorunun nasıl çıktığı çoktan hafızamızdan silinmiş.
Ermeni sorununa bakın.
En iyimser rakamlara göre dört yüz bin, bazılarına göre bir buçuk milyon Ermeninin öldürüldüğü o korkunç “tehciri”, nehirlere atılan ihtiyarları, kayalara vurulan bebekleri, boğulan kadınları, el konulan malları hatırlayanınız var mı?
Yok, herhalde.
Biz ne hatırlıyoruz?
Rus askerleriyle birlikte Türk köylerine saldıran Ermeni komitacıları.
Ermeni komitacılar kaç kişiydi, öldürülen Ermeniler kaç kişiydi?
Rus sınırındaki komitacılarla, Bursa"daki, Adana"daki, Kayseri"deki Ermenilerin ne ilgisi vardı?
Hadi, bunlar yaşandı geçti.
Peki, yaşananı bir daha değerlendirmeye, olanları gözden geçirmeye, bizim de “haksız” olabileceğimizi bir kerelik olsun düşünmeye istekli miyiz?
Hayır.
Ya Kıbrıs meselesi.
Biz, Türklere neler yapıldığını hatırlıyoruz, basılan köylerimizi, öldürülen insanlarımızı.
Peki, o olaylardan önce, “bağımsızlık” isteyen Rumlara karşı İngilizlerle işbirliği yapan Türklerin neler yaptığını hatırlıyor muyuz?
Hayır.
Nikos Sampson"u hatırlıyoruz. Onun yaptığı manasız darbeyi de hatırlıyoruz. “Soydaşlarımızı” korumak için adaya “kahramanca “çıkışımızı da hatırlıyoruz.
Peki, o adanın yarısına yerleştiğimizi, Rumların mallarına el koyduğumuzu, Kıbrıslı Türkleri bile adadan kaçıracak hale getirdiğimizi hatırlıyor muyuz?
Bütün çözüm önerilerini reddettiğimizi hatırlıyor muyuz?
Bakın, uzun sürmüş bir ilişkide hiçbir zaman bir taraf yüzde yüz haklı, diğer taraf yüzde yüz haksız olamaz.
Bizim de haklı olduğumuz zamanlar, haksız olduğumuz zamanlar olmuştur.
Haksızlığa uğramışızdır.
Haksızlık yapmışızdır.
Ama kendi yaptıklarımızı külliyen yok sayıp, sadece karşımızdakilerin yaptıklarını hafızamıza kaydetmek, sonunda bizi öfkeli, “intikam almak” isteyen, herkesi düşman gören, uzlaşmasız bir toplum haline getirir…
Ki zaten öyle olduk.
Bence, sorunlarımızın bu kadar uzamasının, bir türlü çözülememesinin, hiçbir uzlaşma yolunun bulunamamasının, hep kızgın olmamızın, hep haksızlığa uğradığımıza inanmamızın, hep kuşkulanmamızın temelinde bu garip “narsisizmimiz” ve sadece kendimize yapılanları hatırlayan hafızamız yatıyor.
Biz, yaptıklarımızı kabul etmek istemiyoruz.
Biz, asla “özür dilerim” demek istemiyoruz.
Biz, bir çözüm yolu bulmayı önermeyi istemiyoruz.
Biz, sadece cezalandırmak istiyoruz.
Bize yapılanları ödetmek istiyoruz.
Ve, sorunlar hiç bitmiyor.
Sonra da o sorunları parçalara ayırıyoruz ve onlara değişik isimler takıyoruz.
Belki de sorunların değişik isimleri yok.
Belki de tek isimli bir sorun bu.
Türk sorunu.
Bizim “narsisist” yapımızın başımıza açtıkları bunlar.
Bütün bunları çözebilmek için de…
Gerçeği görmemiz gerekiyor.
Ama işte bu da başka bir sorun…
Çünkü narsisistler kolay kolay gerçeği göremez.
Anlayacağınız, Türk sorunu, sorunlarımız arasında halli en güç olanı.

 

 

Kaynak: http://www.hurhaber.com/news_detail.php?id=92609

17/12/2007

İzmir’de bir kilisenin rahibi bıçaklandı

İzmir’de Saint Antuan kilisesinin rahibi Adriano Francini, uğradığı bıçaklı saldırı sonucu yaralandı. Rahibi yaralayan zanlı bir süre sonra suç aletiyle birlikte yakalandı.


İZMİR - Olayla ilgili soruşturmanın çok yönlü sürdürüldüğünü bildirdi. Karşıyaka İlçesi Bayraklı semtindeki Saint Antuan kilisesinin rahibi Adriano Francini, kilisede bir kişinin saldırısına uğradı. Karnından yaralanan Rahip Francini, Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesine kaldırıldı. Rahibin hayati tehlikesinin bulunmadığı, olayla ilgili soruşturmanın sürdüğü bildirildi. Polis, rahip Adriano Francini’yi yaralayan zanlıyı suç aleti bıçakla birlikte bir kaç saat sonra yakaladı.

Rahibi bıçakla yaralayan zanlı R.B’nin Hristiyanlık hakkında bilgi almak amacıyla Balıkesir’den İzmir’e geldiğini, katıldığı ayin sonrasında bir anda sinirlenerek rahibi bıçakladığını söylediği öğrenildi.

Karşıyaka ilçesi Bayraklı semtindeki Saint Antuan kilisesinde 65 yaşındaki rahip Adriano Francini’yi yaralayan 19 yaşındaki zanlı R.B, suç aleti bıçakla yakalandıktan sonra Terörle Mücadele Şubesi’nde sorgulandı.

Zanlının Balıkesir’de inşaat işçisi olduğunu ve babasının tarlasında çalıştığını, merakından internette kiliselerle ilgili araştırma yaptığını ve İzmir’deki Saint Antuan Kilisesi’ni telefonla aradığını anlattığı belirtildi.

Zanlının, kilise görevlilerinin daveti üzerine İzmir’e gelerek, ayini izlediğini, daha sonra koridorda kendisini uğurlayan rahip Adriano Francini’nin konuşmalarına sinirlenerek bir anda bıçakladığını ve kaçtığını söylediği kaydedildi.

Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi’nde tedavisi süren rahip Francini’nin de Hristiyanlık hakkında bilgi almak isteyen zanlı ile 15 dakika görüştüğünü ve daha sonra ayini izleyebileceğini söylediğini anlattığı bildirildi.

Rahip Francini, ayini takip eden R.B’yi koridorda uğurlarken, Hıristiyanlığa geçmenin kolay olmadığını, bazı şartları yerine getirmesi gerektiğini anlattığını, bu sırada zanlının bir anda sinirlenip karnına yumruk atarak kaçtığını, daha sonra arkadaşlarının karnındaki kanamayı fark etmesiyle bıçaklandığını anladığını söylediği öğrenildi.

Olaydan sonra kısa süre içinde eşkali belirlenen R.B’nin Çay Mahallesi Karakolu yakınında, karakolda görevli polisler tarafından şüphe üzerine yakalanarak gözaltına alındığı bildirildi.

Ege Üniversitesi (EÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi Başhekim Yardımcısı Doç. Dr. Mehmet Kantar, bıçakla yaralanan rahip Adriano Francini’nin sağlık durumunun iyi olduğunu söyledi.

Zanlı R.B’nin, ailesine “yeni bir iş buldum” diyerek 10 gün önce evden ayrıldığı öğrenildi.

Rahip Adriano Francini’yi yaralayan 19 yaşındaki zanlı R.B’nin, 3 kardeşin en büyüğü olduğu ve 9 yaşındayken annesi H.B’yi kaybettiği bildirildi.

Herhangi bir sabıkası bulunmadığı belirtilen zanlının, liseyi bitirdikten sonra girdiği ÖSS’de başarılı olamayınca, Balıkesir kent merkezinde inşaat işçiliği yaptığı, yakınlarının evleri ile otellerde konakladığı, zaman zaman Dursunbey ilçesine bağlı Boyalıca Köyü’ndeki ailesinin yanına gidip geldiği kaydedildi.

Zanlının, kısa bir süre önce köydeki ailesinin yanına uğradığı ve 10 gün önce babası H.B’ye iş bulduğunu söyleyerek, evden ayrıldığı öğrenildi.

Zanlının babası H.B, “Ne yapalım. Çok üzgünüz. Konuşabilecek durumda değilim” dedi.

Zanlının eniştesi İ.A. ise “R. kendi halinde bir çocuktu. Böyle bir şey yapabileceği aklımızın ucundan geçmezdi. Köye uzun süredir gelmemişti. Geçenlerde gelip, birkaç gün kaldı. Ayrılırken nereye gittiğine dair kimseye haber vermediğini öğrendim. Onun Balıkesir’de iken arkadaşlarının yanında ve yurtlarda kaldığını biliyorum. Gariban, kendi halinde bir çocuk. Böyle bir şey yapabileceğine hala inanamıyorum” diye konuştu.

Bu arada, İl Emniyet Müdürlüğü ve Jandarma Komutanlığının, zanlının ailesi ile görüşmek üzere Boyalıca Köyüne ekip gönderdiği öğrenildi.

ASIA NEWS HABER AJANSI’NIN İDDİASI

Bu arada İzmir’de Adriano Franchini adlı İtalyan rahibi bıçakla yaralayan zanlı R.B.’nin, yaklaşık 3 yıldan bu yana olayın gerçekleştiği Saint Antoin kilisesinin müdavimi olduğu açıklandı.

Vatikan’a bağlı haber ajanslarından Asia News, konuya ilişkin yayımladığı haberde, R.B.’nin bıçaklama eylemini vaftiz olma talebinin yine reddedilmesinin ardından gerçekleştirdiğini belirterek, “Saldırıya uğrayan Rahip Franchini, zanlının Hristiyanlığa girmeye henüz hazır olmadığı kanaatindeydi” diye yazdı.

Haberde, olayın görgü tanıklarının da, zanlı R.B.’nin üç yıldan bu yana İzmir’deki Saint Antoin Kilisesi’nin müdavimi olan bir kişi olduğunu ifade ettikleri belirtildi.

Papalık Anadolu Temsilcisi Piskopos Luigi Padovese, İtalyan haber ajansı ANSA’ya verdiği demeçte, Katolik rahipler olarak bu tür hadiselerin kendilerini kaygılandırdığını belirterek, “Bu tür saldırılar bizim bu topraklarda kalma arzumuzu güçlendiriyor. Saldırılar oluyor diye çekip gidecek değiliz” dedi.

Piskopos Padovese, Türk halkının genelde iyi bir halk olduğunu belirterek, bununla birlikte Türk halklı arasında “hastalıklı” diye nitelenebilecek kesimler bulunduğunu ileri sürdü.

Türkiye’deki Katoliklerin İzmir Piskoposu Ruggero Franceschini ise Asia News’e verdiği demeçte, “Dini azınlıkların haklarından ve demokrasinin güçlenmesinden çokça söz ediliyor ama, bu tür hadiseler laik ve demokratik bir ülke olmak isteyen Türkiye için elbette ki iyi bir reklam değil” dedi.

Piskopos Franceschini, Katolik din adamları olarak, Hıristiyanlık dinine ilgi göstererek vaftiz olmak isteyen kişiler konusunda çok dikkatli davrandıklarına da işaret ettiği demecinde şunları kaydetti: “Türkiye’deki Hristiyan din adamları, vaftiz konusunda genelde çok temkinli davranıyorlar. Zira Hıristiyanlıkla ilgilenenlerin bir bölümü, Kilise’yi yayılmacılıkla suçlama arzusundaki provokatörlerden oluşabiliyor. Her halükarda Türkiye’de yabancı Hıristiyan din adamlarına yönelik saldırılarda artış var.”

İzmir Piskoposu Fransceshini, “Şimdi yine bu eylemi dengesiz birinin yaptığını söyleyecekler. Bu durumda Türkiye’de bir buçuk yıldan beri akli dengesi yerinde olmayanların yaptıkları eylemlerde ciddi bir artış söz konusu demektir. Ne tesadüftür ki bu tür eylemler, hep yabancı Hıristiyan din adamlarını hedef alıyor” diye konuştu.

BABACAN: SALDIRIYI, ESEFLE KARŞILIYORUM 

Dışişleri Bakanı ve Başmüzakereci Ali Babacan, İtalyan rahip Adriano Francini’ye İzmir’de düzenlenen saldırıyı esefle karşıladığını söyledi.

Filistin Bağışçılar Konferansına katılmak üzere Fransa’nın başkenti Paris’e gelen Babacan, rahibe yönelik saldırıyla ilgili bir soruya şu yanıtı verdi:

“İtalyan rahip Adriano Francini’ye bir saldırıda bulunulduğu üzüntüyle öğrendim. Sebebi ne olursa olsun bu olayı esefle karşılıyorum. Ülkemizin bulunduğu coğrafyada çeşitli din, mezhep ve kültürler yüzyıllardır barış ve huzur içinde yaşamıştır. Adı geçenin durumunun hayati tehlike arz etmediğini öğrendim. Geçmiş olsun diliyor acil şifalar diliyorum.”

(ntv)

 

 

Kaynak: Agos

11/10/2007

Dink ve Seropyan’a 301’den ceza

 

Agos gazetesi Yazıişleri Müdürü Arat Dink ve İmtiyaz sahibi Sarkis Seropyan TCK’nın 301. maddesinden ceza aldı.


11 Ekim 2007 Çarşamba günü Şişli 2. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen son duruşmada, Arat Dink ve Sarkis Seropyan’ın avukatlarından Fethiye Çetin yaptığı savunmada; “Öncelikle iki hususun altını çizmek istiyorum. Agos gazetesinde yayınlanan suça konu haber haftalık bir gazetede yayınlanmıştır. 21/07/2006 tarihli tüm ulusal basın ve televizyonlarda haber bu cümle ile yer almıştır. Haberleştirilen metin daha önce başka gazetelerde habere konu edilmiştir. Bu gazetelerin hiçbirine karşı açılmış bir ceza davası yoktur. Bu hususa özellikle dikkat çekmek istiyorum. Agos’a ceza verilmesi ayrımcılık yasağının ihlali olacaktır. Ayrıca Hrant Dink hakkında Ceza Genel kurulu’nun 2006/184 karar nolu kararında Ceza Genel Kurulu Hrant Dink’in beyanını ifade özgürlüğü olarak belirtilmiştir. Beraata karar verilsin” derken, Avukat Erdal Doğan ise, “Suç kastı yoktur. Özellikle Türklüğü aşağılama kastı yoktur. İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilmesini talep ediyoruz” dedi.

Arat Dink ve Sarkis Seropyan hakkında TCK’nın 301/1 maddesi uyarınca verilen 1 yıl hapis cezası, sabıkasızlıkları göz önünde tutularak ertelendi. Agos gazetesi avukatları verilen cezayı haksız bulduklarını ve temyiz edeceklerini açıkladılar. 

“Bu dava tipik bir ayrımcılık örneğidir”

Arat Dink ve Sarkis Seropyan’ın avukatları verilen mahkumiyet kararını haksız bulduklarını belirttikleri bir basın açıklaması yaptılar. Makine Mühendisleri Odası’nda yapılan açıklamanın yazılı metnini yayınlıyoruz.

“Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı, 18.09.2006 tarih 2006/36347 Hazırlık Numaralı iddianamesi ile Hrant Dink, Arat Dink ve Sarkis Seropyan aleyhine Türklüğü basın yoluyla aşağıladıkları iddiası ile dava açmıştır. Dava konusu eylem Agos gazetesinin 21.07.2006 tarihli nüshasında “301’e karşı bir imza” başlıklı yazıda, Hrant Dink’in Reuters ajansına verdiği demeçte kullandığı sözlerin bir kısmının haberle birlikte yayınlanmasıdır. İlgili haber “Dink’in Reuters ajansına verdiği demeçte “Elbette bu bir soykırımdır diyorum. Çünkü sonuç kendisini zaten tanımlıyor ve adını koyuyor. Dört bindir yıldır bu topraklarda yaşayan bir halkın bu olanlarla birlikte artık ortadan yok olduğunu görüyorsunuz” şeklindedir. Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı bu haberi gerekçe göstererek dava açmıştır.

İddianame Şişli 2.Asliye Ceza Mahkemesi tarafından kabul edilmiş ve davanın ilk duruşması 18.04.2007 tarihine verilmiş ve davanın ilk duruşması yapılamadan Hrant Dink 19.01.2007 tarihinde alçakça öldürülmüştür. Ve bu nedenle de Mahkeme tarafından Hrant Dink hakkında açılan dava düşürülmüş ve davanın ilk duruşması 14.06.2007 tarihinde yapılabilmiştir.

Dava Agos gazetesi yazı işleri müdürü Arat Dink ve imtiyaz sahibi Sarkis Seropyan aleyhine devam etmiş, Arat Dink ve Sarkis Seropyan Hrant Dink tarafından yapılan açıklamayla ilgili soruşturmayı haber yaptıkları için davaya devam edilmiştir. Oysa ki aynı içerikteki haberi ulusal yayın organları ve televizyonları da bir hafta boyunca haberleştirmişlerdir. Agos Gazetesi de söz konusu haberi ulusal gazete ve televizyonlardan alarak sayfalarına koymuştur. Bu haber nedeni ile yargılamalarına devam edilen Dink ve Seropyan 11.10.2007 tarihli karar duruşmasında TCK 301/1 uyarınca alt sınırından uzaklaşılarak 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılmışlardır.

Bu dava ile cezalandırılan Agos Gazetesinde yapılan haberdir. Oysa ki daha önce bu habere yer veren ulusal basın yayın organlarından hiçbiri aynı suçlama ile karşı karşıya kalmamış ve yine hiçbirinin yazı işleri müdürü ve imtiyaz sahibi hakkında dava açılmamıştır. Bu nokta dikkat çekicidir.

Arat Dink ve Sarkis Seropyan tıpkı diğer gazeteciler gibi açılan bir soruşturmayı haberleştirerek görevlerini yapmışlardır. Bu eylem mevcut yasalarımızın hiçbirinde bir suç tipi olarak tanımlanmış değildir. Oysa ki Türk Ceza Kanunu’nun en temel ilkesi “Kanunsuz Suç Olmaz” ilkesidir. Bu karar ile Türk Ceza Kanunu’nun en temel ilkesi de ihlal edilmiş ve olmayan bir suçtan ötürü ceza verilmiştir. Ceza Kanununda suç olarak tanımlanmamış bir eylemden ötürü ceza verilmiş olmasının yanı sıra, kararda “Arat Dink ve Sarkis Seropyan’ın Türk Milletine soykırım isnat eden haber yayınladıkları mahkemelerce sabit görüldüğünden sanıkların ayrı ayrı kişilikleri, eylemlerin özellikleri dikkate alınarak TCK 301/1 maddesi uyarınca ayrı ayrı takdiren ve teşdiden, 1 yıl hapis cezası ile cezalandırılmalarına” ifadesi kullanılmıştır. Teşdiden demek, yasada öngörülen cezanın alt sınırından uzaklaşarak daha yüksek bir ceza vermek demektir. Uygulamada koşulları oluşmuşsa alt sınırdan ceza tayin edilir. Çok nadir durumlarda ve gerekçesi kararda belirtilmek koşuluyla alt sınırdan uzaklaşılabilmektedir.

Yani mahkeme suç olmayan bir eylemden ceza vermekle kalmamış, üstüne üstlük TCK 301/1’de öngörülen cezanın alt sınırından uzaklaşarak ceza tayin etmiştir. Bu uygulamasına da gerekçe olarak SANIKLARIN AYRI AYRI KİŞİLİKLERİ’nin vurgulanması dikkat çekicidir. Acaba sanıkların Ermeni olmasının bu kararda tesiri var mıdır? Bu dava iddianamenin hazırlanma sürecinden başlayarak tüm aşamaları ve kararı ile tipik bir ayrımcılık örneğidir. Bu karar basın özgürlüğünün ihlalidir. Bu kararla ayrıca anayasanın 26. maddesi ile 90. maddesi de ihlal edilmiştir. Bu karar ile aslında Hrant Dink mahkûm edilmiştir.” 

Fethiye Çetin’in Alman televizyonuna dava ile ilgili gelişmeleri anlattığı röportaj için tıklayınız


Aynı içerikteki haberi Agos’dan önce yayınlayan yayın organları:

NTV
19 TEMMUZ 2006

Hrant Dink’e yeni soruşturma

Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı, Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink hakkında, Reuters ajansına verdiği bir demeçte, Türklüğe hakaret ettiği gerekçesiyle yeni bir soruşturma başlattı.

http://www.ntv.com.tr/news/380037.asp



YENİ ŞAFAK 19 TEMMUZ 2006

Hrant Dink’e yeni soruşturma açıldı

Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink hakkında Reuters’e verdiği bir demeçten ötürü Şişli Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturma başlatıldı. Hrant Dink’in, 14 Temmuz’da Reuters ajansına verdiği demeçte Ermeni soykırımını savunduğu belirtilerek “Elbette bu bir soykırımdır diyorum. Çünkü sonuç kendini zaten tanımlıyor ve adını koyuyor. 4 bin yıldır bu topraklarda yaşayan bir halkın bu olarlarla birlikte artık ortadan yok olduğunu görüyorsunuz” dediği belirtiliyor. Bu sözler üzerine yapılan suç duyurusu üzerine Şişli Cumhuriyet Savcılığı, Hrant Dink hakkında Türklüğü aşağılamak suçundan soruşturma başlattı.

http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/

2006/temmuz/19/g11.html



SABAH, 14 HAZİRAN 2006 

Hrant Dink 2 davadan beraat etti

“Türklüğü hakaret etmek” ve “Adli yargıyı etkilemeye teşebbüs etmek” suçlamasıyla yargılanan Hırant Dink’in öldürülmesinin ardından, hakkında yargılamanın ortadan kaldırılmasına karar verilen üç davada, diğer sanıkların yargılanmasına devam edildi. Daha önce karara bağlanan ancak Yargıtay tarafından bozularak mahkemeye iade edilen iki davada, Dink haricindeki sanıklar hakkında beraat kararı verildi.

http://www.sabah.com.tr/2007/06/14/haber,

E1F1E4BB6F6847E486DE359E7834E7B1.html



RADİKAL 15 HAZİRAN 2006

Dink’in oğluna hapis istemi

Reuters’e ‘Bu soykırımdır’ dediği için TCK 301’den yargılanan Hrant Dink’le ilgili suçlama, öldüğü için düştü. Aynı davada yargılanan oğlunaysa üç yıl hapis isteniyor...

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=224199 



Davanın öncesi


Hrant Dink’in Reuters Haber Ajansı’na verdiği ‘Ermeni sorunu’ ile ilgili demeç, milliyetçi avukat Kemal Kerinçsiz’in arkadaşlarından Recep Akkuş’un Şişli Savcılığı’na yaptığı şikâyet üzerine soruşturma konusu olmuştu. Bu demeçte Hrant Dink şöyle diyordu: “Elbette bu bir soykırımdır diyorum, çünkü sonuç kendisini zaten tanımlıyor ve adını koyuyor. 4 bin yıldır bu topraklarda yaşayan halkın bu olanlarla birlikte artık ortadan yok olduğunu görüyoruz.” Akkuş’un şikâyeti üzerine bu sözlere soruşturma açıldığı haberi, 21 Temmuz 2006 tarihli Agos gazetesinde de duyuruldu. ‘301’e karşı 1 oy’ başlıklı haberde, hem soruşturmanın kendisi hem de soruşturmaya konu olan demeç aktarılması üzerine Şişli Cumhuriyet Savcılığı 21 Temmuz’da Agos gazetesinde yer alan ve soruşturma açıldığını duyuran haberde kullanılan bölümle ilgili dava açtı. İddianamede, Dink ile gazetenin sorumlu yazı işleri müdürü Arat Dink ve imtiyaz sahibi Sarkis Seropyan hakkında, TCK’nın 301. maddesi gereğince Hrant Dink’in daha önce mahkûm olduğu ‘Türklüğü aşağılamak’ suçuna istinaden altı aydan üç yıla kadar hapis cezası istendi. Hrant Dink’in 19 Ocak 2007’de öldürülmesi üzerine, devam eden davalarda Dink’in yargılanmaması yönünde karar verilirken, davada Dink’le birlikte yer alan Agos’un yazı işleri müdürü Arat Dink ve imtiyaz sahibi Sarkis Seropyan’ın yargılanmasına devam edilmesi kararı alınmıştı.

 

 

Kaynak: Agos 12.10.2007

 

 

28/9/2007

Üsküdar’daki kiliselere molotof kokteylli saldırı

 

Üsküdar’da bulunan Surp Haç Ermeni Kilisesi ve Profiti İlya Rum Kilisesi’ne kimliği belirsiz kişiler tarafından molotof kokteylli saldırı düzenlendi.


19 Eylül Çarşamba akşamı, 21:00-22:00 sularında, kimliği henüz belirlenemeyen şahıslar tarafından Surp Haç Kilisesi’nin bahçesine molotof kokteyli ve floresan lambalar fırlatıldı. Atılan molotofun beton zemine isabet etmesi sonucunda yangın tehlikesi yaşanmazken, bahçeye atılan floresan lambaların patlamasıyla civarda tedirgin dakikalar yaşandı.

Surp Haç Kilisesi’ne yaklaşık 1 km uzaklıkta bulunan Profiti İlya Rum Kilisesi’ne de aynı gece saat 02:00 sularında kimliği belirsiz kişiler tarafından molotof kokteylli saldırı düzenlendi. Kilisenin sokak kapısına atılan molotofun patlamasıyla kilisenin kapısında hasar meydana gelirken, yanıcı sıvının kapıdan bahçeye sızmasıyla kilisenin giriş kısmı da hasar gördü. Olaya kısa sürede müdahale ederek olası bir yangını önleyen kilise bekçisinin polisi durumdan haberdar etmesi üzerine, Üsküdar Asayiş, Terörle Mücadele ve Çevik Kuvvet ekipleri aynı gece olay yerine ulaşarak inceleme yaptı.

Polisin incelemeleri sürerken, 20 Eylül Perşembe akşamı Surp Haç Kilisesi’ne yine molotof kokteylli bir saldırı düzenlendi. Kimliği henüz belirlenemeyen şahıslar tarafından kilisenin bahçesine atılan molotof kokteyli, kısa sürede müdahale edilerek etkisiz hale getirildi.

Terörle Mücadele ve Çevik Kuvvet ekipleri tarafından, civardaki kiliseler etrafında geniş çaplı bir operasyon başlatıldı. Güvenlik ve asayiş ekiplerinin 24 saat devriye gezdiği kiliselerin güvenlik kameralarını inceleme altına alan Çevik Kuvvet yetkilileri, civarda yürüttükleri operasyonlar sonucunda iki şüpheli şahsı gözaltına alarak Üsküdar Çevik Kuvvet merkezinde sorgulamaya aldı.

Yetkililerle haftasonu yaptığımız görüşmelerde, gözaltına alınan şahısların olaylarla alakası olmadığının anlaşılarak serbest bırakıldığı, Terörle Mücadele ve Çevik Kuvvet ekipleri tarafından civardaki araştırmaların devam edeceği bildirildi.

 

 

Kaynak: Agos 28.09.2007

 

 

27/9/2007

Holdwater = Murad Gümen

Holdwater  = Murad Gümen

 

 

Blog Sahibinin Notu: Bu yazi ve adres bircok abuk subuk gazete haberlerinde, kafatasci internet sitelerinde anlamsiz ve izinsiz bir sekilde referans gosterildi. Kana hasret cok milliyetci bu buyuk turk internet kullanicilari sayfami yorum ve kufur bombardimanina tuttular. Bu yuzden yazimin adresini degistirip yorumlari simdilik kaldiriyorum (yorumlari kesinlikle silmiyorum, en az 50 cinsel tatminsizin mastürbasyon amacli yaptiklari yorumlari var, o kafatascilar ve sadece benim degil akillarinca tum ermenilerin .........en cengaver buyuk turkler(!) mahkemede artik avukatlariyla sevisirler de beni ve 7 sulalemi rahat birakirlar.)

 

 

 

“Ermenileri Çıldırtan Gizemli Amerikalı” Holdwater

 

Taner Akcam'in Agos Gazetesindeki Son 2 Haftalik Yazisi

 

27 Temmuz 2005 tarihinde Yeni Şafak Gazetesi “Ermenileri Çıldırtan Gizemli Amerikalı” başlığı altında bir ropörtaj yayınladı. Gazete takma adı Holdwater olan ve “ilginç ve sıradışı” bir kişi olarak tanımladığı kişi hakkında şunları söylüyordu: “bu gizemli Amerikalı, uzun yıllardan bu yana ABD merkezli ve de çok etkili bir internet sitesinin finansörlüğünü yapıyor. ‘Tall Armenian Tale: Other Side of the Falsified Genocide’ (Büyük Ermeni Yalanı: Sahte Soykırımın Öteki Yüzü) adlı sitenin ana hedefi... Ermeni diasporasının soykırım iddialarına esaslı yanıtlar vermek.”

 

Yeni Şafak’ın aktardığına göre, Holdwater, aslen 1940’larda Amerika’ya göç eden bir Türk ailenin oğlu, 1950’lerde New York’da doğmuş; anne-babası onu tek kelime Türkçe öğretmeden büyütmüş. Yöneticiliğini yaptığı http://www.tallarmeniantale.com internet sitesinde Türk tezlerini savunuyor.

 

Holdwater takma isim kullanma nedenini, ölüm tehditleri alması ve yayınlarının hergün defalarca sabote edilmesi ile açıklıyor. “Gerçek adımı söylersem... ne aile huzurumdan, ne... iş hayatımdan, ne de internetteki sitemden eser bile kalmayacaktır”, diyor. Holdwater “huzuru bozulur”, diye kendi adını açıklamaktan korkuyor ama sitesinde Halil Berktay, Müge Göçek, gibi aydınların resimlerini yayınlamaktan, kin ve nefret dolu yazılar yazarak hedef göstermekten çekinmiyor. Saldırıya uğramaktan korkan birisinin, başkalarına yönelik fütursuz saldırı kampanyaları düzenlemesini anlamak gerçekten çok zor.

 

Holdwater’in önemli hedeflerinden birisi de benim. Amerikan Türk Dernekleri Birliği (ATAA) ve Turkish Forum adlı kuruluşlarla birlikte aleyhime yürütülen kampanyanın başını çekiyor. Sitesinde, benim terörist olduğumu, Türkiye’deki Amerikalıların öldürülmesinden sorumlu ve hatta Amerikalı sivillere yönelik cinayetleri planladığımı ve organize ettiğimi iddia eden yazılara yer veriyor. 1974-75 yıllarına ait, “terörist eylemlerimin” listesini yayınlıyor, hem de kesin tarih ve yer vererek. Aslında yayınladığı liste, dönemin öğrenci olayları sırasında, dönemin basınında bile yer almamış, sıradan, ufak çaplı gözaltına alınmalar.

 

Tarihlerini benim bile unuttuğum, bu önemsiz göz altına alınmalarım hakkındaki polis bilgilerini Holdwater’e kimin vermiş olabileceğini tahmin etmek için fazla zeki olmak gerekmiyor. Ama asıl sorun şu: Holdwater’e “Taner Akçam’ın terörist eylemleri” diye bu bilgileri verenler aslında Holdwater’ın Türkiye hakkındaki bilgisizliğini kötüye kullanıyorlar. Zavallı Holdwater benim bu gözaltına alınmalarımı “terörist eylemler” zannediyor ve bunların tamamının, polisten izni alınmış bildiri dağıtmak ve afiş yapıştırmak suçlarıyla ilgili olduğunu bilmiyor bile. Holdwater, Türkiye’de 1970’li yıllarda, bildiri dağıtmak için, şimdiki adıyla, Emniyet Genel Müdürlüğü Dernekler Özel Denetleme Şube Müdürlüğü’nden izin almak gerektiğini duymamıştır herhalde. Hatta, bu daireden özel izin alsanız bile, bildiri dağıtma sırasında keyfi olarak tutuklanıp, 3-5 gün Emniyet’de göz altında kalabileceğinizi bile bilmiyordur. Nitekim bu tutuklanmalarımdan birisi Kıbrıs çıkartması ile ilgiliydi. Öğrenci derneği olarak, Kıbrıs’a asker çıkartılmasını protesto eden izinli bir bildiri dağıtmıştık. Bildiri dağıtımı sırasında göz altına alınmış ve elimizdeki izin belgelerini göstermemize rağmen 2-3 gün Emniyette tutuklu kalmıştık.

 

Holdwater’ın terörist eylem olarak yayınladığı diğer eylemler ise, Üniversite’de öğrenci temsilciliği kurulmasını istememizle ilgiliydi. Üniversitemizde öğrenci temsilciliği yoktu ve biz yönetim ile sorunlarımızı konuşacak bir temsilcilik istiyorduk. Tüm bunları Amerikan kültürü ile büyümüş, ABD’de eğitim görmüş birisinin anlaması biraz zordur. Ayrıca kendisine tutuklama bilgilerimi aktaranlar, resmimi yollamayı da unutmuşlardı. Bu nedenle Holdwater uzun bir süre kadar PKK üyesi bir kişinin resmini, sitesinde benim resmim olarak kullandı.

 

ABD’de benim aleyhime “terörist” olduğum kampanyasını yürütenler işte Holdwater isimli bu “gizemli Amerikalıyı” kullanıyorlar. Hesapları çok basit. Özellikle 11 Eylül’den sonra Amerika’da oluşan “terörist” imajından yararlanmak. 1974 yıllarında bildiri dağıtmaktan tutuklanan birisi ile 11 Eylül 2001 yılında İkiz Kulelere saldıranları aynı “terörist” kavramıyla açıklayabilecek bir zihniyet dünyasından ümit bekliyorlar. Aslında bu tavırlarıyla Amerikalılarla da alay ediyorlar. Sonuçta, ortada doğrudan Türkiye’ye yönelik “terörist eylemleri” söz konusu olan bir “terörist” var; mantıki olan da Türk kanunları ile bu teröristin yakasına yapışmak ve hesap sormak. Veya en azından Amerikalılara bu “terörist” hakkında geçmişte yaptıkları ve hakkındaki soruşturma ve yargılanmalar konusunda bilgi vermek.

 

Ama bunun yerine Amerikalılara, “her ne kadar biz bu adama sicili temiz vatandaş muamelesi yapıyorsak da, acaba sizden rica etsek siz buna terörist muamelesi yapamaz mısınız?”, gibi birşeyler söylüyorlar. Çünkü sonuçta, 1991’de Türk Ceza Kanunu’nda yapılan değişikliklerle hakkında verilmiş hapis cezası da silinen ve ayrıca eline “sicili temizdir” diye belge verilen bir vatandaş var.

 

Türkiye hakkındaki bilgisizlikleri nedeniyle Holdwater’in tüm bunları anlaması mümkün değil. Anlamakta zorlandığım, bu “gizemli” kişinin niçin bu denli kin ve nefret duygusu ile dolu olduğu ve çok korktuğunu söylemesine rağmen niye başkalarına yönelik saldırı kampanyaları organize ettiğidir. Röportajında kendisini “pazarları ailesiyle birlikte kiliseye giden tipik bir Hıristiyan” olarak tanımlayan Holdwater’in, başkasının sana yapmasını istemediği şeyi, sen de başkasına yapma, diyen Hıristiyan öğretisinden habersiz olduğunu düşünmek bile istemem. Haftaya Holdwater konusuna biraz daha yakından bakmak istiyorum.

 

***

 

27 Temmuz 2005 tarihinde Yeni Şafak gazetesine verdiği mülakatta Holdwater, gerçek kimliğinin saklama nedenlerini anlattıktan sonra, “Bu zorlu mücadeleyi, 30 yıldan bu yana çeneme başarıyla hâkim olduğum için sürdürebiliyorum. O yüzden lütfen bu hassas konuda beni fazla zorlamayın”, diyor. Holdwater, ismini saklama konusunda üstün bir maharete sahip olduğunu iddia ediyor.

 

İsmini saklıyor olması, Holdwater’a özel bir gizem, yaptıklarına da özel bir anlam veriyor mu; insanlarda, “Acaba bu zat gerçekten kim?” merakı uyandırıyor mu bilemem. Bende uyandırmadı. Ne yazdıkları, ne de sitesi ilgimi çekmişti. Ta ki aleyhime yürütülen kampanyada önemli bir rol oynayıncaya kadar.

 

Kampanyasının önemli argümanlarından birisi, benim “terörist” olduğum konusunda Amerikan yetkililerine şikâyet dilekçesi verilmesi idi. Bunu yaptı mı bilmiyorum. Yürüttüğü kampanya ile Kanada sınırında göz altına alınmam arasında doğrudan bir ilişki var mı, onu da bilmiyorum. Ama göz altına alınma olayı üzerine yazdığım bir yazıda kendisi ve kampanyasından söz ettim. Yazdıklarıma 30 sayfanın üzerinde, yine bir sürü yalan, hakaret, ve saldırı dolu bir cevap yazdı. Adı sanı gizli ya, ona güveniyor. “Nasıl olsa kim olduğum bilinmiyor, bu nedenle ağzıma geleni söylerim” havasında. Holdwater’ın bu havasına bir son vermek ve ona her oyunun kurallarıyla oynanması gerektiğini hatırlatmak gerekiyor. Kendi kimliğini saklayarak başkalarına olmadık hakaretlerde bulunmak hiç bir ölçüye sığmaz, tek kelime ile ayıp.

 

Holdwater’ın kimliğini saklamak için çok yoğun bir çaba harcadığı iddiası çok ikna edici gözükmüyor. Ya da tarihçileri yeteri kadar ciddiye almıyor. Bizlerin belge meraklısı olduğumuzdan ve belge izi sürmeyi sevdiğimizden haberi yok. Sonuçta kendisini çok akıllı ve ötekinden daha zeki zanneden her sıradan insanın yaptığı bazı dikkatsizlikleri yapmış. Sitesinde, kendisi hakkında bilgi verirken, ya kendi yazdığı ya da kendisine gelen bazı mektupları, kendi adını çıkartarak yayınlamış.

 

Bu mektuplardan anladığımız, Holdwater, gerçek adıyla 2 Nisan 1980 yılında ABD başkanı Jimmy Carter’a bir mektup yazmış ve bu mektup daha sonra Holocaust’u Anma Konseyi’ne gönderilmiş. (Holocaust Anma Konseyi, Ekim 1980’de Amerikan Kongresi tarafından resmi bir kanunla kurulmuş bir örgüt.)

 

Holdwater’ın bu mektubuna, Konsey Direktörü Monroe H. Freedman 2 Haziran 1980’de cevap yazmış. Cevaptan Holdwater’ın Ermeni soykırımı konusundaki itirazlarının ciddiye alındığı havasını çıkartmak mümkün. Freedman, “Türk tezleri” konusunda yeterli bilgisi olmadığını söylüyor ve Holdwater’dan, bildiği çalışmalar varsa onları kendisine iletmesini rica ediyor. Bu tabii ki Holdwater için büyük bir onur. Bu nedenle, kendi ismini çıkartarak, mektubu sitesinde yayınlamakta bir mahzur görmüyor. Sitede ayrıca New York Times gazetesine yazdığı başka bir mektubu da yayınlamış. Bu ikinci mektuptan anlıyoruz ki, Holdwater, Monroe H. Freedman’ın 2 Haziran 1980 tarihli mektubuna, 5 Eylül 1980’de bir cevap yazmış.

 

Holdwater ne kadar haberdardır bilmiyorum, Holocaust Anma Konseyi ve ona bağlı Holocaust Müzesi bir kamu kuruluşudur ve dolayısıyla buraya yazılan veya buradan gönderilen mektuplar kamuya açıktır. Yani, şeffaflık ilkesi gereği, her başvuran bu mektuplara sahip olabilir. Bir kişinin elinde, Holdwater tarafından yayınlanan Freedman’ın 2 Haziran tarihli mektubunun metni ve Holdwater’ın 5 Eylül 1980 tarihinde cevap yazdığı bilgisi olduktan sonra bu belgelere ulaşması son derece kolaydır. Holocaust Müzesi, bu bilgileri, isteyen herkese vermek zorundadır.

 

Evet, sayın Murad Gümen, veya İngiliz harfleri ile Murad Gumen; gördüğünüz gibi kim olduğunuzu bilmek için dedektif Kerry Drake olmak gerekmiyor [dedektif Drake bir çizgi kahramanı, ve Murad Gümen ne demek istediğimi fazlasıyla anlıyor]. Sadece tarafınızdan yayınlanmış belgelerin izini sürmek kâfi.

 

Zannediyorum artık tarihçileri hafife almaktan vazgeçersiniz. Anladığınız gibi, şu anda tarafınızdan da yayınlanmış bir belge üzerinde konuşmaktayız. Ben, herhangi bir çarpıtma ve belge tahrifatı tehlikesinin önüne geçmek için, bu belgede tarafınızdan silinmiş olan ismin Murad Gümen olduğunu söylüyorum, o kadar. Bir anlamda, tarafınızdan kamuoyuna sunulmuş bir belgede yaptığınız değişikliği düzeltiyorum. Biliyorsunuz, biz akademisyenler belge üzerinde oynanmasından çok fazla hoşlanmıyoruz.

 

Kendi isminizi saklayarak başkalarına saldırmak, hakaret etmek hiç ahlaki bir davranış değil sayın Murad Gümen. Kendinizde gördüğünüz bir hakkı, bana ve benim durumumda olan birçok insanda niçin görmediğinizi inanın hâlâ çok merak ediyorum.

 

 

Blog Sahibinin notu: Bu konuda yazilmis cesitli yazilarim, kan kusan murat dumencilere cevaplarim, yayinlamadigim 50nin uzerine yorumlar var. Hepsini rafa kaldirdim (silmedim ama, malum ilerde aleyhlerine delil olarak kullanacagim, iclerinde oyle kafatascilar var ki, Hrant'i bile o oldurdu diyebilirim yani!). Buraya son ekleyecegim birkac karikatur linki:

 

Bakiniz:

http://www.collectifvan.org/article.php?r=0&id=10491

http://www.armenews.com/article.php3?id_article=32679

http://www.haber3.com/haber.php?haber_id=251707

http://blogian.hayastan.com/2007/06/10/wwwmuradgumenorg/

http://www.wikio.com/news/Murad+Gumen

http://aramanoogian.blogspot.com/2007/06/celebrity-cartoonist-behind-hate.html

http://muradgumen.wordpress.com/about/

 

21/9/2007

Utanmayı bile unuttular

 

Türkücü İsmail Türüt’ün Hrant Dink cinayetinin sanıklarına övgüler içeren ‘Plan Yapmayın Plan’ adlı şarkısı ve YouTube’da yayınlanan klip, duyarlı çevrelerde infial uyandırdı.


Ahlak ve vicdan sınırlarını zorlayarak Hrant Dink’in cansız bedeni üzerinden rant sağlanmaya ve kahramanlar üretilmeye çalışılması, büyük tepki çekti.

Bu türkü etrafında şekillenen tartışmalar, akla “Acaba ‘utanmak’ sadece sözlüklerde yer alan bir mefhum haline mi geldi?” sorusunu getiriyor.

İnsan Hakları Derneği, Mazlum-Der ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı konuyla ilgili olarak Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu. İzmir Barosu Başkanı Nevzat Erdemir ise Türüt’e “Kutlanacak yurtseverlik” sözleriyle destek verdi.

Bu süreçte, şarkının söz yazarı ülkücü Ozan Arif’in, Yeni Şafak ve gazetemiz yazarı Ali Bayramoğlu’nu hedef göstermeye çalışması dikkat çekti.

Dink cinayeti övgüsüne soruşturma

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, türkücü İsmail Türüt’ün seslendirdiği ‘Plan Yapmayın Plan’ ile bu şarkı için yapılıp YouTube’a konan video görüntülerine ilişkin soruşturma başlattı.

‘Plan Yapmayın Plan’ adlı şarkı hakkında çıkan haberler üzerine, İstanbul Emniyet Müdürlüğü, söz konusu video görüntülerine ilişkin kayıtları ve bu konudaki haberleri içeren bir dosya hazırlayarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderdi. Dosyayı inceleyen savcılık, iki yönlü soruşturma başlattı.

İsmail Türüt ve Arif Şirin, TCK’nın 215. (suçu ve suçluyu övme), 216. (halkı kin ve düşmanlığa tahrik etme veya aşağılama) ve 218. (basın yoluyla işlenen suçlar) maddeleri kapsamında toplam 7,5 yıl hapis istemiyle yargılanacak.

Soruşturma kapsamında, bir yandan paylaşım sitesi YouTube’da yer alan klip görüntülerinin kimler tarafından hazırlanıp sunulduğu araştırılırken, diğer yandan şarkının sözlerinin suç unsuru taşıyıp taşımadığı inceleniyor.

Türüt ve Şirin ifade verdi

Öte yandan İsmail Türüt ile Ozan Arif, YouTube’da yayınlanan görüntülere ilişkin olarak İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca başlatılan soruşturma kapsamında Sultanahmet’teki İstanbul Adliyesi’ne gelerek, soruşturmayı yürüten Basın Savcısı Nurten Altınok’a 19 Eylül’de ifade verdiler.

İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesi de YouTube’daki görüntülere erişimin engellenmesini kararlaştırdı.

Şarkı infial yarattı 

İHD’den Türüt ve Arif hakkında suç duyurusu


İHD İstanbul Şubesi, 78’liler Girişimi, Ezilenlerin Sosyalist Platformu (ESP) ve Dersimliler Girişimi temsilcilerinden oluşan bir grup, Sultanahmet Parkı’nda bir basın açıklaması yaparak Ozan Arif (Şirin) ve İsmail Türüt hakkında ‘Plan Yapmayın Plan’ adlı şarkıda geçen sözlerden dolayı suç duyurusunda bulundu.

Üzerinde “Sevgili Hrant Dink, seni unutmayacağız” yazan bir Hrant Dink posteri taşıyan grup adına açıklama yapan Eren Keskin, adı geçen şarkıda yer alan sözlerin suçu ve suçluyu övdüğünü söyledi.

Ali Bayramoğlu hedef gösterildi 

Olay türkünün söz yazarı Ozan Arif, özel bir TV kanalında yaptığı açıklamalarla, Yeni Şafak ve gazetemiz yazarı Ali Bayramoğlu’nu birtakım çevrelere hedef gösterdi.

Arif, ülkücülere yakınlığıyla bilinen özel TV’ye verdiği demeçte Ali Bayramoğlu’nu kastederek “Artık özel mercek altına almamız gerekiyor” dedi.

Ozan Arif, televizyon programındaki konuşmasında, Hrant Dink’in katil zanlısı “Öcalan’a sahip çıkan varsa ona da [O.S.’yi kast ediyor], sahip çıkan olacak. İlla beni oraya itiyorsanız “Ben sahip çıkıyorum” derim. Bunlar herhalde, nedir bu gazetecinin [Hrant Dink’i kastediyor] önemi bilmiyorum ama, bunun yıldönümünü böyle bir şeyle gündeme getirmek istediler. Bula bula da bizim bu şeyi buldular. Teşekkür de ederiz yani. Yeni Şafak’tan zaman zaman beni ararlar. Çok konuştuğumuz oldu. Çok yabancımız olan bir şey değil. Bakış açılarını biliriz. Vay anasını ya... Size mi düştü lan! Orada var bir-iki tane yazar. Herhalde bir ağababaları var, bir tane. Yani bilmiyorum hangi akla hizmet ediyor. Yani artık özel mercek altına almak gerekiyor herhalde. Şunu da açık söyleyeyim; bunların anladıkları şekilden de çok rahatsız, tedirgin değilim. Eğer bu şiir o kafalarda böyle bir şeyler uyandırıyorsa vallahi helal olsun. Şiir iyi vazife yapıyor demektir” ifadelerini kullandı.

Dink ailesi: “Hedef gösterme devam ediyor” 

Hrant Dink’in ailesi adına açıklama yapan avukatlar, Dink’in çeşitli ırkçı yapılanmaların ve gladyo örgütlenmesinin hedefi haline getirildiğini, hedef göstermenin halen devam ettiğini söylediler. Açıklamada şu görüşlere yer verildi: “Bu konuda kamu yararını gözetmekle görevli olan savcılar re’sen harekete geçmeliler. Bu sadece Dink ailesinin meselesi değil, hepimizin meselesi. Zanlılar işledikleri suçun delilleri olan klip ve basına verdikleri demeçlerle göğüslerini gere gere yaptıkları eylemin arkasında olduklarını dillendirirken savcılar neden re’sen soruşturma yapmazlar ve klibin internetten kaldırılmasına çalışmazlar. Bu kişilerle ilgili olarak gereken başvuruları yapacağız.’’

Türüt’e İzmir Barosu’ndan destek 

İzmir Barosu Başkanı Nevzat Erdemir, ‘Plan Yapmayın Plan’ adlı şarkısı nedeniyle tepki gören İsmail Türüt’e yönelik bir karalama kampanyası başlatıldığını iddia etti. Erdemir, “Yurtsever duyguları şiirle, şarkıyla dile getirmek kutlanması gereken bir davranıştır” dedi.

Söz konusu şarkının klibini izlediğini belirten Erdemir, şarkıda Hrant Dink ve Rahip Santoro cinayetlerini öven bir unsur görmediğini savundu ve “Türkiye ile ilgili oynanan oyunlar”a göndermelerin olduğunu öne sürdü: “Yurtsever olmak ve yurtsever duyguları şarkıyla, şiirle, resimle, yazıyla ifade etmek kutlanması gereken bir davranıştır. Türkiye’de bir süreden beri yurtsever olmak, ulusal değerleri savunmak, neredeyse aşağılanan bir davranış haline geldi.”

Düşünce ve kanaatleri şarkıyla, besteyle açıklama ve yayma özgürlüğü bulunduğunu ifade eden Erdemir, şöyle devam etti: “Sözlerde kesinlikle bu cinayetlerin olumlanması söz konusu değildir. Bu yöndeki eleştirileri samimi bulmuyorum. Şarkıda ABD Başkanı Bush’a göndermeler var. ABD’nin Afganistan ve Lübnan’daki hukuk dışı uygulamaları herkesin gözü önündedir.”

“Suçluyu övüyor...”

İstanbul Barosu Başkanı Kazım Kolcuoğlu ise, klipte “O gün öyle desinler bugün böyle desinler” sözüyle Hrank Dink’i öldürmekle suçlanan O. S.’nin, “Fatihalar, Yasinler bitmez Karadeniz’de” sözleriyle de cinayetin azmettiricisi olmak suçundan yargılanan Yasin Hayal’in görüntülerinden ötürü Türüt’ün “Suçu ve suçluyu öven bir şarkı” söylediğini belirterek “Bana göre amacını aşan bir şarkı. Yani suçu ve suçluyu öven bir şarkı. Şarkının suç sayılıp sayılmaması savcıların yapacağı soruşturma sonucunda belli olacaktır. Videoklibi ve şarkının sözlerini inceleyecek olan savcılar, dava açılıp açılmamasına karar verecek” dedi.

Irkçılık kokan sözler 

Türüt’ün albümünün üzerinde etiketi yer alan ‘Ogün Plakçılık’ adlı şirketin var olmadığı ve İMÇ piyasasında tanınmadığı ortaya çıktı.

Ozan Arif’in yazıp İsmail Türüt’ün seslendirdiği türkünün sözleri şöyle: “Plan yapmayın plan gitmez Karadeniz’de / Kahpelik yalan dolan tutmaz Karadeniz’de / Ne Conisi ne Rusu pusu kurmasın pusu / Bölücülük borusu ötmez Karadeniz’de / Bırakın çan çalmayı Ermenici olmayı/ Millet böyle dolmayı yutmaz Karadeniz’de / O gün böyle desinler bugün böyle desinler / Fatihalar Yasinler bitmez Karadeniz’de / Şerefini şanını ortaya koy canını / Hiç kimse vatanını satmaz Karadeniz’de / Vatan satsa bir kişi anında biter işi / Türk ve İslam güneşi batmaz Karadeniz’de / Bizde varken bu duruş emiceniz olsa Bush / Alayınız beş kuruş etmez Karadeniz’de / Anladık var gocunuz belli kuyruk acınız / Kargaşaya gücünüz yetmez Karadeniz’de.”

 

 

Kaynak: Agos 21.09.2007

 

 

21/9/2007

Türkiye Türütlerin mi?

 

Çok satan gazetelerimizden birinin logosunun kenarında Türkiye’nin kimlere ait olduğu yazar. Sahibinin bile ‘devlet gazetesi’ adını çekinmeden kullandığı bu yayın organının sözü elbette ciddiye alınmalıdır.


O söze bakarsanız, Türkiye Türklerindir. Tabii Türklerin ‘kim’ olduğu ise apayrı bir konudur. Ancak Yargıtay kararı ile ‘yerli yabancılar’ sayılan gayrimüslim vatandaşların Türk olmadığı açıktır. Ne var ki Türkiye Türklerin olduğuna göre, Türk olamayan gayrimüslimlerin de Türkiye’yi sahiplenemeyecekleri açıktır. Oysa herkesin bildiği üzere vatandaşlığın ortak zemini bir ülkenin birlikte sahiplenilebilmesidir.

Böylece ortaya çok ilginç bir durum çıkar: Memlekette kendilerine ‘vatandaş’ denmesine karşın, Türk olmadıkları için gerçekte vatandaş da olmayan bir garip mahlukat bulunmaktadır. Geçmişte bunların buralardan gitmesi ve geride kalanların kimliğinin rahatlaması için çok gayret sarf edilmiş olup, gerekirse gelecekte de sarf edileceğinden kimsenin kuşku duymaması gerekir.

Çünkü devlet de bu durumdan rahatsızdır… Bütün dünyanın gözü önünde bazı vatandaşları dinsel inanç temeli üzerinden dışlamak, aslında vatandaşlığın değil cemaat üyeliğinin geçerli olduğunun da itirafı sayılır. Diğer taraftan ‘modern’ de olmak istenmektedir. Dolayısıyla bütün Müslümanlar Türk addedilerek, kolay bir geçişle makbul ‘vatandaşlığa’ ulaşılmıştır.

Ama asıl sorun da burada başlar… Çünkü artık elinizde kendisini etnik cemaat üyeliği üzerinden tanımlayan bir Türk bulunmaktadır; ve bu kişi ‘vatandaş’ da olduğu için Türkiye’nin asıl sahibidir.

Şimdi bu arkadaşlardan bazıları şiir yazmış, bazıları da şarkı söylemiş… Ne var ki bunda? ‘Irkçılık yapıyorlar’ deniyor… Hiç de değil! Bu onların normal hali! Onlar sadece kendilerine ait olanı sahipleniyorlar. ‘Türkiye Türklerindir’ sözü boşuna değil; ama bu sözü hakkıyla anlamak için sormak gerek: Türkler dediğimiz, yoksa türütler midir? Eğer hepsi türüt değilse, asıl Türkler kimlerdir?

 

 

Kaynak: Agos 21.09.2007 Haftaya Bakis

 

 

19/9/2007

'Ermeni Malatya’ kavgası

 

Elazığspor’un cezası nedeniyle Malatya’da oynanan Elazığspor-Diyarbakır Belediye DİSKİ maçı öncesinde stada doğru yürüyen Elazığspor taraftarlarından bazılarının ‘Ermeni Malatya’ diye bağırması sonucu olaylar çıktı.


Türkiye 1. Lig takımlarından Elazığspor ve 2. Lig 5. Grup takımlarından Diyarbakır DİSKİ Belediyespor, Fortis Türkiye Kupası brinci kademe maçı için 5 Eylül Çarşamba günü Malatya İnönü Stadı’nda karşı karşıya geldi. Karşılaşma öncesinde, maçı izlemek üzere Malatya’ya gelen bir grup Elazığsporlu taraftar, stada doğru yürürken, Battalgazi Kavşağı’nda, ‘Ermeni Malatya’ diye bağırmaya başladı. Bu slogana tepki gösteren çevredeki Malatyalı gençlerin Elazığspor taraftarlarına saldırması sonucu çıkan olaylarda 2 Elazığspor taraftarı yaralandı. Olaya müdahale eden polisler 3 kişiyi gözaltına aldı. Elazığsporlulara taş atarak karşılık veren Malatyalıların tepkisi ancak polisin sert müdahalesiyle önlendi. Daha sonra maçı izlemek üzere İnönü Stadı’na giren Elazığsporlu taraftarlar, burada da Malatya aleyhine slogan atmaya devam edince Malatya Emniyet Müdürü Ali Osman Kahya devreye girdi ve o grubun tribünün iç kısmına alınması talimatını verdi. Elazığsporluların polise direnmesi üzerine polis cop kullanarak taraftarları kapalı tribünün iç kısmına aldırdı. Elazığsporlu taraftarlar bu kez de stad içindeki camları ve lavabo taşlarını kırdı. Maç, Diyarbakır DİSKİ Belediyespor’un 2-0 üstünlüğü ile sona ererken, Elazığsporlu taraftarlar maçın ardından polisin yoğun güvenlik önlemleri altında stattan çıkarıldı.

Kaynak: Agos 14.09.2007

19/9/2007

Basın Konseyi: “Akçam’ın şikâyeti yersiz”

 

Taner Akçam’ın, kişilik haklarına saldırdığı, hakkında gerçek dışı iddialar ortaya attığı ve kendisini hedef gösterdiği gerekçesiyle gazeteci yazar Emin Çölaşan hakkında vekili aracılığıyla yaptığı şikâyet, Basın Konseyi Yüksek Kurulu tarafından geri çevrildi.


Yüksek Kurul, gazeteci yazar Çölaşan’ın eleştiri hakkını kullandığı ve demokratik toplumlarda, ifade özgürlüğünün gereği olarak, yapılan ağır eleştirilere de tahammül gösterilmesinin yerleşik bir kural haline geldiği gerekçesiyle, oybirliğiyle Taner Akçam’ın şikâyetinin ‘yersiz’ olduğuna karar verdi.

Söz konusu yazı

Emin Çölaşan, Hürriyet gazetesinin 23 Haziran 2007 tarihli nüshasında “Aferin sana Atila Koç Türkiye böyle tanıtılır” başlıklı yazısında Kültür Bakanı Atila Koç’u eleştirirken, Taner Akçam’ın bakanlığın internet sitesinde tanıtılmasına karşı çıkmış ve şu ifadelere yer vermişti: “Başında olduğu bakanlığın internet sitesinde her çalışmasıyla Türkiye’ye ihanet eden, ‘Türkler Ermenilere soykırım yapmıştır’ diye kitaplar yazan, konferanslar düzenleyen Taner Akçam isimli şahıs, ünlü Türk yazarları arasında tanıtılıyor. Taner Akçam yıllar önce Türkiye’den kaçtı. Yurtdışında şimdi ABD’de yaşıyor ve Ermeni lobileri tarafından besleniyor. Kitaplarında ve konuşmalarında ülkemize kin kusuyor. Son olarak Ermeni konusunda Türk tezlerini savunan Murat Gümen’in internet sitesini kırdı ve bir süre öncesine kadar gizli tutulan kimliğini açıkladı. Gümen şimdi Ermenilerin boy hedefi. Yurt dışına kaçan, Türkiye aleyhinde çalışan, ülkesine ihanet eden, Ermeni soykırımı vardır tezini bütün dünyada savunup Ermeni lobilerine hizmet veren bu şahsı dünyaya tanıtma görevini bizim Kültür ve Turizm Bakanlığı üstlenmiş! Hem de en masum ifadelerle. Tanıtım dediğin işte böyle olur. Atila Koç bunları görmüyor mu ?”

Değerlendirme ve karar

Şikâyeti inceleyen kurul, Emin Çölaşan’ın Hürriyet gazetesinde manşetten verilen bir haberi ele alıp Kültür Bakanlığı’nı eleştirdiği ve bunu yaparken Taner Akçam’ın Ermeni sorunuyla ilgili yayınlarını değerlendirerek kendi görüşlerini dile getirdiği, yani eleştiri hakkını kullandığı sonucuna vardı. Karar metni şöyle: “Tartışılan eylemin boyutu ve niteliği oranında eleştirinin ağır olması da gayet doğaldır. Demokrasilerde kamuoyu önündeki kişilerin kendilerine yönelik eleştirilere katlanmaları gerekir. Bu nedenle ve gazeteci yazar Emin Çölaşan hakkındaki şikâyetin yersizliğine oy birliğiyle karar verilmiştir.”

Editörün notu: Oysa biz, “ifade özgürlüğü” ve “eleştiri hakkı” konusunda Hrant Dink’i 19 Ocak’a doğru iten çok farklı bir hikâye hatırlıyoruz. Söz konusu hakların ne zaman ve kim için kısıtlanıp kısıtlanmayacağı belli ki henüz uygar ülkelerin demokrasi eşiğinin çok altında. Bu imtiyazlı alanın geniş sahnesinde İsmail Türüt’e ‘türkü’ söyletmek isteyen değme hukukçuların dikkatine.

 

 

Kaynak: Agos

 

Blogcu ile yapıldı

~~~~~~ Neler oluyor hayatta... Siz hala uyuyor musunuz???~~~~~~