« Önceki | Sonraki »

16/9/2007

Türkiye'de Ermeni olmak depremi beklemek gibi

 

 

 

Agos'un İmtiyaz Sahibi ve Ermeni tarihi araştırmacısı Sarkis Seropyan'a göre Hrant Dink'in öldürülmesi Abdülhamit döneminden bu yana Ermenilere yönelik her 10 yılda bir yapılan operasyonlardan biri..

 

Tehcir sırasında yedi yaşında olan annesi, Sarkis Seropyan'a çocukluğunda masallar yerine Ermenilerin yaşadıkları vahşeti anlatmış hep. Daha çocukluk dönemi bitmeden Seropyan, yoksulluk nedeniyle ortaokuldan sonra bir buzdolapçının yanında çalışmaya başladı. Anneannesi ve annesiyle Tarlabaşı'nda tek odalı bir evde yaşıyorlardı. Askere gitmeden hemen önce gayrimüslimlere yönelik yağma hareketi olan 6-7 Eylül Olayları patlak verdi. Dönüşünde kendi işini açtı, ama en büyük tutkusu kitaplardı. Sürekli Ermeniceden Türkçeye çeviriler yapıyor, Ermeni gazetelere yazılar yazıyordu. Yıllar sonra Hrant Dink'le yolları kesişti; sonra, 1995 yılında, tam 60 yaşında gazeteciliğe başladı. Hrant Dink'le birlikte hakkında 301. maddeden dava açıldı. Adliye koridorlarındaki saldırılardan o da payını aldı. Bu davadan yargılanması hâlâ sürüyor. Hayatı Türkiye'deki Ermenilerin yaşadıklarının özeti olan Sarkis Seropyan'a göre her 10 yılda bir Ermenilere sopa gösteriliyor. Ancak Seropyan'ı umutlandıran gelişmeler de yok değil: "Hrant'ın cenazesine binlerce kişinin katılması bize ilk defa umut verdi."

- 1955 yılında yaşanan 6-7 Eylül Olayları'nda İstanbul'da mıydınız?
- Yalova'daydım. Sabah erken dönecektik İstanbul'a, hiçbir şeyden habersiz. Üç arkadaş, sabah 06.00'da yola çıktık. Büyükada'ya geldiğimizde denizde kayıklar gibi yüzen masa ve sandalyeler gördüm. İskele civarındaki bütün kahvelerin, lokantaların malzemeleri denizdeydi. Önce masa ve sandalyelerin çatlaklıklarının gitmesi için suya bırakıldığını düşündüm. Sonra gemideki çalışanlar anlattı: "Ya sizin haberiniz yok mu, Atatürk'ün evine bomba koydular." Belli kişilerin, gayet organize bir şekilde insanları galeyana getirip İstanbul'u yerle bir ettiklerini orada öğrendim. Yıllar sonra da bunun düzenlenmiş, programlanmış bir eylem olduğunu öğrendik.

- O sırada kaç yaşındaydınız?
- Askere gidecektim, 20 yaşındaydım. Askere gitmeden önce arkadaşlarla son gezilerimizi yapıyorduk. Olayı öğrendikten sonra ilk olarak evimi merak ediyordum. Annem ve anneannem vardı evde bakmakla zorunlu olduğum. O zaman iskelelerin çoğu köprülerin üzerindeydi. Ada gemileri tam Galata Köprüsü'nün ortasına yanaşırdı. İndiğimizde köprüden araç geçmiyordu. Köprünün üzeri kumaşlarla kaplanmıştı. Kumaşların üzerine de yiyecekler, başka şeyler dökmüşler. Bunların üzerinden yürüyerek Karaköy'e oradan da Şişhane'ye kadar yürüdük. Ondan sonra bir tramvaya asıldık. Evin durumunu tespit ettikten sonra çalıştığım dükkâna gittim.

 

- 6-7 Eylül'de evinize zarar vermemişler miydi?
- Hayır. Çünkü Tarlabaşı'nda ara sokakların birinde tek bir odada yaşıyorduk. Ev sahibimiz Rüştü Bey, Kıbrıslı bir Türk'tü. İki gözü görmeyen bir adamdı. Eşi Ermeniydi. O evde her odada bir kiracı otururdu. Sinema artisti Muhterem Nur da karşımızdaki odada kalıyordu. Olaylar başlayınca Kıbrıslı Rüştü Bey, elinde bastonuyla evin kapısının önüne koyduğu sandalyeye oturuyor. Yağmaya gelenlere de "Ben Kıbrıslıyım, bu evde Rum yok, gidin," diye bağırıyor. Gerçekten de evde Rum yoktu ama Ermeni vardı.

 

 

- Vahşetin görünen sebebi Kıbrıs'tı. Ermenilere göre asıl neden neydi?
- Operasyonların başlangıcı Abdülhamit'e kadar gidiyor. Ermenilerin bir inancı vardır: "Türkiye'de yaşıyorsan 10 senede bir sopayı yiyeceksin kafana." Bu artık bir atasözü oldu. Gerçekten de, 10 senede bir Ermenilere ya da genelde gayrimüslimlere yönelik bir operasyon olmuştur. Aklıma gelenleri sayarsam; 20 Kura Askerlik, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Olayları... 20 Kura Askerlik'te amaç 20'den 40 yaşına kadar olan gayrimüslim erkekleri askere almaktı. Şaheser bir fikirdi! İsmet Paşa'nın o dokuz tilkinin dolaştığı beyninden çıkmış bir şaheserdi! Varlık Vergisi için de bugün "Türk ekonomisini kalkındırmak için gerekliydi," diyenler bile oluyor. 6-7 Eylül Olayları'nı planlayan ise Ermenilerin çok güvendikleri ve inandıkları Demokrat Parti'ydi. Bu ülkede Ermeniler CHP'ye oy vermezlerdi. Bülent Ecevit'e kadar. Çünkü CHP'nin başında İsmet İnönü vardı ve İnönü, Ermeni düşmanı olduğunu defalarca ifade etmişti. CHP de, sol parti diye ortaya çıkınca Ermeniler de oy verdi. Ermeniler, İsmet Paşa'ya karşı Demokrat Parti'ye kurtarıcı olarak sarıldılar. Ama onların da ilk icraatı 6-7 Eylül Olayları'nı gerçekleştirerek bazı kesimleri zenginleştirmek oydu.

 

- Belli aralıklarla azınlıklara yönelik olayların veya operasyonların gerçekleştirilmesi Ermenileri nasıl etkiliyor?
- Durumu iyi olanlar göç ettiler. Yurtdışında kendine yeni bir hayat sağlayamayacak olanlar ise burada kaldılar. Bakın, zaman zaman bazılarımız yurtdışına göç edebilecek durumda olsak bile gitmiyoruz. Doğduğumuz toprakları sevdiğimiz için kalıyoruz. Hrant Dink yüz kere gidebilirdi. Gitmedi ama ona tahammül edemediler ve öldürdüler. Hep aynı zihniyet: "Yine bunların sesi çıkmaya başladı. Bir tokat atmak lazım." Hrant Dink'ten sonra insanlar gitmeyi düşünmedi değil. Gidenler de oldu. Yine de gidecek. Her operasyondan sonra Ermeniler, "10 sene geçti, operasyonu yedik. Bir on sene daha rahatız, bu arada yavaş yavaş gideriz," diye düşünürler. Ama zamanla unuturlar, gitmezler. Yeni operasyon olunca da "Gidecektik, nasıl unuttuk," derler. Yani deprem gibi. Şimdi ise yavaş yavaş bir şeylerin düzeleceğine inananlar çoğaldı.

- Ne değişti ki?
- Hrant'ın ölümünden sonra bu kadar insanın, kalkıp bizimle birlikte yürümesi çok önemliydi. İnsanlarda demokrasinin yerleşeceğine dair umut belirdi. Ermeniler ilk kez umutlu. Gençler güzel şeyler düşünüyor. Türkiye'nin geleceğini birlikte inşa etmek istiyorlar.
 
- Ermeniler son seçimde kime oy verdi?
- MHP'nin tavrı zaten belli. CHP'nin sol parti olmadığı ortada. Demokrat Parti'ye oy verenler oldu. Ama Ermeniler genelde AKP'yi tercih etti. Çünkü gidecek başka parti yoktu. AKP'nin dindarlığı bizi pek etkilemiyor. Ayrıca AKP'nin, Türkiye'yi İran yapacağına inanmıyorum. Hatta bana göre bunu söyleyenler ayıp ediyorlar. Bu belden aşağı vurmaktır. Bunun dışında tabii ki Baskın Oran'a oy verdik. Çünkü azınlık mensubu olmadığı halde azınlıkların haklarını korumayı kendisine şiar edinmiş bir insan.
 

7/9/2007

6-7 Eylül 1955’e tanıklık edenler anlatıyor

 

HAZIRLAYAN: KEMAL YALÇIN

Gurbette kırk yıl 

Ohannes Garavaryan ve eşi Karmen Garavaryan ile 3 Nisan 2004 günü Los Angeles’ta tanıştık.
Ohannes Garavaryan, İstanbul’da ünlü hazır giyim şirketi Vakko’da çalışmış, yurtdışında birçok giyim fuarında bu şirketi temsil etmiş.


Hali vakti yerindeyken, bir gün gözleri arkada kalarak ayrılmış doğup büyüdüğü vatanından, toprağından, insanlarından...

Eşi Karmen ile birlikte Amerika’da sıfırdan kurmuşlar hayatlarını. Düşündüğü, arzuladığı her şeye ulaşmış. Ama gene de yüreğinde bir hüzün, gönlünde bir hasret, ağzının tadında bir eksiklik var. İstanbul deyince, gözlerinin önünden mavi bir su akıyor İstanbul şarkıları içinden.

Amerika’ya geleli neredeyse kırk sene olmuş. Ama “Ben Amerikalıyım!” demiyor, “Ben İstanbulluyum!” diyordu gururlanarak. Karmen de öyle. “Kınalıada” derken koskoca Marmara Denizi’nin sularını dolduruyor kalbine. Kalbinin yarısı İstanbul’da kalmış. Koskoca Atlantik Okyanusu, Marmara’nın yanında bir damla görünüyor hâlâ gözüne!

Ohannes Ağabey, neden geldiniz buralara?

“Ohannes Ağabey, neden geldin buralara?” dedim gözlerinin içine bakarak.

“Neden geldim ben buralara? Neden köklerimden koparak buralara geldim? Anlatayım. Hani bir gram ağırlık terazinin dengesini bozar ya, hani bir damla su bardağı taşırır ya, işte benimki, bizimki de öyle oldu.

Şu anda 67 yaşındayım. 1937’de İstanbul’da doğdum. Çocukluğum, gençliğim İstanbul’da geçti. Ben orada var oldum. Burada ise varlığımı sürdürüyorum. Gözlerimi kapayıp geçmişimi düşündüğümde, o güzel İstanbul’da geçirdiğim güzel çocukluk ve gençlik günlerimi ve hiç unutamadığım korkunç acılarımı hatırlıyorum. Bu karışık hislerim beni doğduğum yerden kopardı, ta dünyanın öbür ucunda yaşamaya mecbur etti.

Hayatımı etkileyen ve ufak yaşta içimi saran korkunun sebebi yaşadığım ve bilfiil gözlerimle gördüğüm birkaç hadiseden ibarettir. Bunları sana yaşadığım hayat, içtiğim su, yediğim ekmek gibi açık açık aynen anlatayım.

Babamı alıp götürüyorlar

Sene 1941. Ben henüz dört-beş yaşlarındayım. Evimiz Taksim Sakız Ağacı Caddesi’ndeydi. Numarası bile aklımda: 85 numara. Sabahın altısında bizim evin kapısı çalınmış. Babam, bizleri uyandırmadan, pijamalarıyla yavaşça aşağı inmiş, kapıyı açmış. Karşısında iki jandarma ve bir polis görmüş.

“Suren Garavaryan siz misiniz?”

“Evet.”

“Sizi götürmeye geldik. Derhal bizimle geliniz!”

Babam iyice şaşırmış. Yukarıya anneme seslenmiş. Annem aşağı inince iyice korkmuş. Bağrışmaya başlamışlar. Bu bağrışmalardan biz üç kardeş uyandık, apar topar aşağıya indik. Ben jandarmaları, polisi görünce çok korktum. Annem benim ve ağabeyimin ellerinden tuttu, ablamı da sırtına bindirdi. Kapı girişindeki duvarın köşesine çekildi. Babamı pijamalarıyla, gözümüzün önünde alıp gittiler! Donup kalmıştık. Babamı nereye, niçin götürmüşlerdi? Ne annem, ne de bizler biliyorduk.

Annem kapıyı kapattı. Yukarıya, odamıza çıktık. Ben başladım ağlamaya. Annem ağladığını bize göstermek istemiyordu.

“Ağlamayın çocuklar, babanız biraz sonra gelecek” diyordu.

Ben çocuk aklımla, “Birazdan gelecekse, neden elbiselerini giymesine izin vermediler?” diye düşünüyordum. Mahallemizde, komşu apartmanlarda o yıllarda pek çok Hıristiyan aile vardı. O evlerden de acı çığlıklar işitmeye başladık. Demek ki o evlerden de babaları, erkekleri götürmüşlerdi. Korkumuz daha da arttı. Derdimizi anlatacak, yardım isteyecek kimsemiz yoktu.

Birkaç saat sonra bir haber yayıldı. Götürdükleri erkekleri, Sultan Ahmet Meydanı’nda, tel örgüler içinde toplamışlardı.

Öğleden sonra annem, babama götürebilmek için yiyecekler hazırladı, elbiselerini bir torbaya koydu. Ablamı büyükannemin evine bıraktı. Yiyecek ve giyecekleri bir eline aldı, diğer eliyle benim elimden tuttu. Korku ve merak içinde Sultanahmet Meydanı’na vardık.

Caminin ana giriş kapısının önünde, Dikilitaş’ın yanındaki meydanda yüzlerce erkeği tel örgüler içine toplamışlardı. Meraklılar, camiden çıkanlar tel örgü içinde ölüm kalım telaşı içinde olan erkekleri sessizce seyrediyordu.

Jandarmalar silah elde bekliyor, kimseyi tel örgülere yaklaştırmıyorlardı.

Kadınlar ve çocuklar kocalarının, babalarının ismini bağırıyor, onları uzaktan bile olsa görmek istiyorlardı. Ağlaşanlar, korkuyla titreyenler doldurmuştu etrafı. Herkes bağırdığı için kimin ne dediği anlaşılmıyordu. Bu arada ağabeyim yanımızdan ayrıldı. Nasıl olduğunu bilmediğim bir yol bulmuş, babamı tel örgünün kenarına getirmiş. Bize haber verdi. Babamı bulduğumuza çok sevindik. Jandarmalardan birinin yardımıyla getirdiğimiz yiyecek ve giyecekleri babama ulaştırdık. Gözümüz arkada kalarak, merak ve korku içinde eve döndük.

O gece nasıl geçti? Bilmiyorum.

Ertesi gün erkenden babamın yanına gittik. Manzara aynıydı. Erkekler tel örgünün içinde, perişan bir vaziyette bekleşiyorlardı.

Ağabeyim yine babamı bulup tel örgünün kenarına getirdi. Bir jandarmanın yardımıyla annem getirdiği bir miktar parayı babama ulaştırdı. Babamı orada bırakarak tekrar evimize döndük.

Üçüncü gün babamı görmeye gittiğimizde tel örgünün içinde kimsecikler yoktu. Babasını, kocasını, oğlunu görmeye gelenler korkuyla etraflarına bakınıyor, “Nereye götürdüler acaba? Ne yapacaklar acaba?” diye birbirlerine soruyorlardı. Kimsenin ne olup bittiğinden haberi yoktu.

Babasız kalmıştım. Çocukluğumun en kara günleridir o günler. Birçok acımı, korkumu unuttum, ama babamın götürülüşünü, tel örgüler içindeki halini hiç unutmadım. Bunca yıl geçti aradan, hâlâ bazen rüyama girer.

Bir müddet sonra haber geldi. Babamı ve diğer erkekleri‚ Amele Taburu denen askerlik taburuna almışlar. Demiryollarında, taş ocaklarında zorla çalıştırıyorlarmış. Bu haber evimize mutluluk getirdi. Ben çok sevindim. Amele Taburu’nun ne demek olduğunu bilmiyordum. Ama babam ölmemişti, bir gün dönecekti.

Bir sene kadar sonra babam eve geldi. Sonradan babamların Mareşal Fevzi Çakmak tarafından, olmayan suçlarının affedilip eve geldiklerini öğrenecektim.

Babamın döndüğü o günü bugün gibi hatırlıyorum. Annem orta kattaki büyük odada ne kadar eşya varsa hepsini yan odaya topladı, boşalan odanın ortasına büyük bir masa kurdu. Annemin yakın arkadaşları erkenden bize gelmiş, mutfakta anneme yardım ediyorlardı. Babamın arkadaşları, akrabalarımızdan, tanıdıklarımızdan erkekler babamın etrafını sarmışlardı. Ben babamın yanında duruyordum. Babam durmadan başlarına gelenleri, yaşadıklarını anlatıyordu. Acılı olaylara bile gülüyordu misafirlerimiz. Babamı özlemiştim. Bir daha kaybetmemek için elinden tutuyordum. Babam gülünce ben de gülüyordum. Evimiz düğün evine dönmüştü.

Varlık Vergisi 

Tam sevinçli, mutlu olduğumuz bir zamandı. Babamın ve annemin yüzü birdenbire hiç gülmez oldu. Ne olduğunu tam anlayamadım ama yine babamın başına büyük bir belâ geldiğini hissettim. Babam işten bir daha evimize gelmedi. Evimiz ölü evine döndü.

Sonradan öğrendim. Babamın yeni açtığı kunduracı dükkânına ödeyemeyeceği miktarda vergi koymuşlardı. Çevresindeki Türk kunduracılara konulan verginin neredeyse on katıydı.

Babam bu ‘Varlık Vergisi’ni her şeyimizi satsa bile ödeyemezdi. Bir cuma günü vergi memurları gelmiş, vergi ödenmediği gerekçesiyle dükkânımızı mühürlemiş, babamı da alıp Aşkale’ye götürmüşlerdi. Sene 1942, aylardan Kasım’dı.

Babam Aşkale’den dönüyor

Babam Aşkale’de kaç ay, kaç gün kaldı tam bilmiyorum.

Hatırası bile bana acı veriyor. Büyükannemin evinde kalırken bana bir şey duyurmamaya çalışıyorlar, Aşkale’den, korku verecek olaylardan konuşmuyorlardı.

“Baban askere gitti. Yakında gelecek!” diyorlardı. Çocuktur, inanır… Ben de askere giden babamı özlüyor, sokakta gördüğüm bazı adamları babama benzetiyor, babamın bir an önce evimize dönmesini istiyordum.

O acı günlerden fazla hatıram yok. İnsan kendine zarar veren bazı olayları hafızasından siliyor.

Bir gün babam Aşkale’den döndü. Annem yine hazırlıklar yapmıştı. Komşularımız, akrabalarımız, dostlarmız babamı karşılamaya gelmişlerdi.

Babam zayıflamış, çökmüş, hastalanmıştı. Gülmüyordu. O gün Aşkale hakkında fazla konuşulmadı. Annem beni babamın yanından aldı, mutfağa götürdü. Belki de ben yokken konuşmuşlardır. Daha sonraları da babam bana Aşkale’yi hiç anlatmadı.

6-7 Eylül 1955 hadiseleri

Yaşım 18 olmuştu.

Kapalıçarşı’da, Kalpakçılar Caddesi’nde, Beyazıt Kapısı’na yakın Büyük Çeşme’nin tam karşısındaki düğmeci dükkânında çalışıyordum. Ustamın adı Hagop’tu. Ağabeyim ise o günlerde, Mahmutpaşa’da trikotaj yün imalatında çalışıyordu.

Hagop Usta’nın Hasan isminde bir ahbabı vardı. Çeşmenin önünde eski elbise alıp satar, etrafımızda olup bitenlerden bizi haberdar eder, bizi korurdu. Ustam ona belli bir maaş da bağlamıştı, her ay düzenli öderdi. Ben ona ‘Hasan Abi’ derdim. İçi dışı temiz bir insandı.

O yıllarda çıkan bir kanuna göre, her esnaf dükkânının kapısına adı ve soyadının yazılı olduğu bir tabela asmak mecburiyetindeydi. Genellikle isimler Ermenice ya da Rumca, soyadlar ise Türkçe olduğundan, Müslüman müşterilerin görmemesi için Hagop, Artin, Mardiros gibi isimlerin üstü sabah erkenden çeşitli eşyalarla örtülürdü. Bizim tabelanın üstünü örtme görevini ustam, uzun boylu olan Hasan Abi’ye vermişti. Hasan Abi, daha biz gelmeden tabelanın üstünü örterdi.

Ustamın hanımı rahatsız olduğundan, senede birkaç sefer Yalova’daki kaplıcalara gider, 15-20 gün kalırlardı. Bu müddet zarfında dükkânı ben idare ederdim. Mesuliyetim büyüktü.

Ustam Eylül ayının başında gene eşiyle birlikte Yalova’ya gitmişti. Dükkânı ben açıp kapatıyordum. Hasan Abi de bana göz kulak oluyordu. 6 Eylül günü öğleden sonra, saat iki sularında Hasan Abi yanıma geldi. Telaşlı, tedirgin bir hali vardı. Müşteriler gidince, “Onnik, dükkânı derhal kapat ve doğru evine git!” dedi.

“Hasan Abi, bu saatte dükkânı kapatmak olmaz. Ustam her gün saat altıya kadar açık tutmamı söyledi.”

“Ben ne diyorsam onu yap. Dükkânı derhal kapat ve eve git!”

“Neden? Bir şey mi oldu?”

“Sonra anlatırım. Sen hiç oyalanma, elini çabuk tut. Ben sonra ustanla konuşurum. Haydi çabuk ol! Ağabeyine de telefon et, o da dükkânını kapasın, eve gitsin.”

Ben hâlâ kararsızım. Ustamın bana kızmasından korkuyorum. Mahmutpaşa’da çalışan ağabeyime telefon ettim, Hasan Abi’nin dediklerini söyledim.

“Burada da bir anormallik var. Büyük mağazaların sahipleri mağazaların kapılarını kapayıp, kepenklerini indirip evlerine gidiyorlar. Sen Hasan Abi’nin dediğini yap, derhal eve git. Ben de ustama söyleyeceğim, dükkânı kapayıp eve gideceğim.”

Korku ve tedirginlik içinde dükkânı kapattım. Beyazıt Kapısı’ndan çıkmamla korkunun beni sarması bir oldu. Gördüğüm manzara korkunçtu. Koskoca Beyazıt Meydanı’nda her gün gördüğümüz, alışageldiğimiz hiçbir şey yoktu. Ne tramvaylar çalışıyordu, ne otobüsler! Taksi, dolmuş da yoktu. Meydanı ve yolları onlarca kamyon doldurmuştu. Kamyonların kasaları ellerinde sopalar, baltalar, demir çubuklar, kırıcı, kesici aletler bulunan hamal kılıklı insanlarla doluydu.

Ne yapacağımı şaşırdım. Bir müddet sağa sola koşturdum, Kurtuluş’taki evimize gitmek için vesait aradım. Bulamadım. Aklım başıma geldi. Hemen Beyazıt’tan Eminönü’ne inen yokuştan aşağıya doğru koşmaya başladım. Kan ter içinde Eminönü’ne vardığımda, gördüğüm manzara beni daha da korkuttu. Galata Köprüsü açılmıştı! Karaköy’e geçmek imkânsızdı. Birçok insan benim gibi oradan oraya koşturuyor, karşıya geçmenin yollarını arıyordu. Haliç yönüne giden tek tük taksiler üst üste insan doluydu. Yer bulup binmek imkânsızdı. Geçen her dakika, sanki beni ölüme yaklaştırıyordu. İnsanlar köprünün başında korku ve telaş içinde bekleşiyordu. Bir müddet sonra kayıkçılar Karaköy’e insan taşımaya başladılar. 8-10 kişilik kayıklara 15-20 kişi doluyordu. Tehlikeyi göze alarak bir kayığa bindim. Normal zamanlarda 3,5 lira olan geçiş ücreti hemen 20 liraya çıkmıştı. Parayı pulu düşünecek zaman değildi. Battık batıyoruz derken Karaköy İskelesi’ne ayak bastım. Hemen Yüksek Kaldırım’a doğru koşturdum. Bir an evvel Kurtuluş’taki evimize ulaşmak istiyordum.

Gördüğüm manzara korkunçtu. Ellerinde baltalar, balyozlar, büyük büyük sopa ve demir çubuklar olan gözü dönmüş insanlar, grup grup dükkânlara, mağazalara saldırıyor, kepenkleri, camları, kapıları kırıyor, içindekileri yağmalıyor ya da sokağa atıyordu.

Yoldan yürümek imkânsızdı. Korkumdan bir grubun içine girdim, onlarla birlikte yürümeye başladım. Her grubun başında emir veren bir kişi vardı. Yağmacılar başkanlarının emrine uyuyor, her dükkânı değil, önceden işaretlenmiş belli dükkânları, mağazaları kırıp yığıyor, yağmalıyorlardı. Bazı gruplar ise sadece kepenkleri, camları kırıp döküyor, ama yağma yapmıyordu. Ben gruptan gruba geçerek Tünel’e kadar varabildim.

Tünel çıkışının önündeki meydanda askerler sıra sıra, ellerinde silahlarla bekliyorlardı. Gözlerinin önünde dükkânları kırıp yığan, malları yağmalayanlara hiç karışmıyorlardı. “Ne bekliyorsunuz? Bu yağmacılara, bu çapulculara neden engel olmuyorsunuz?” diye soranlara “Henüz bize durdurun emri gelmedi!” cevabını veriyorlardı.

Duracak zaman değildi. Tünel’den Taksim’e doğru, İstiklal Caddesi’ndeki işaretli tüm dükkânları, mağazaları, işyerlerini, kuyumcuları, beyaz eşya satan mağazaları grup grup olmuş binlerce yağmacı kırıp yığıyordu. İstiklal Caddesi’nde yerleri top top kumaşlar, elbiseler, sokağa atılmış mallar kaplamıştı. Ben yine gruptan gruba geçerek, yağma, küfür, kırma, yıkma sesleri içinde yürüyerek Taksim’e ulaşabildim.

Taksim Atatürk Heykeli’nin civarında, sıra sıra elleri silahlı askerler bekliyor, yağmayı, yıkımı sessizce seyrediyorlardı. İnsanlar askerlere “Niye duruyorsunuz? Ne bekliyorsunuz? Yağmacıları, çapulcuları niye durdurmuyorsunuz?” diye soruyor, bağırıp çağırıyorlardı. Askerlerin verdiği cevap hep aynıydı: “Bize henüz durdurun emri gelmedi.”

Bizim evimiz o yıllarda Kurtuluş Mahallesi, Türkbey Sokağı, 5 numaradaydı. Taksim’den Kurtuluş’a doğru yürümeye başladım. Buralar biraz daha sakindi. Pangaltı’ya varınca, durumun İstiklal Caddesi’ne benzediğini gördüm. Çapulcular burada da görev başındaydı.

Nihayet evimize ulaşabildim. Korkudan, heyecandan kan ter içinde kalmıştım. Bizim evin karşısında büyük bir mezarlık vardı. Mezarlığın duvarı sokak boyunca uzanırdı. Askerler ellerinde silahlarla bu duvarın önüne dizilmiş, bekliyorlardı. Canı yanmış insanlar korku içinde bağırıp çağırıyor, “Ne bekliyorsunuz? Dükkânlar yağmalanıyor, evler, kiliseler yakılıyor, insanlar yaralanıyor. Ne can güvenliğimiz kaldı, ne de mal... Neden durdurmuyorsunuz?” diye soruyorlardı. Askerlerin cevabı aynıydı: “Henüz olayları durdurun emri gelmedi.”

Hıristiyanlar büyük bir korku içinde kendi başlarının çaresine bakıyorlardı.

Eve vardığımda annem boynuma sarıldı. “Yavrum, iyi ki gelebildin. Başına bir iş gelmiştir diye meraktan öldüm!” diye ağlamaya başladı. Ablam korku içindeydi. Benden sonra ağabeyim ve babam geldi.

Annem apartmanın üçüncü katındaki evimizde dörtlü gaz ocağını açmış, üzerlerine büyük tencerelerimizi koymuş su kaynatıyordu. Apartmanın bodrum katındaki çamaşırhanenin mermer havuzunu temizlemede kullandığımız kezzap şişelerini yukarı çıkarmış, mediven başına dizmişti.

“Bunlar ne anne?” dedim.

“Oğlum, evde kız var. Ablan var. Bak, askerler öğlenden beri mezarlık duvarının dibinde silah elde bekliyor. Vuranlara, kıranlara hiç karışmıyor. Belli olmaz, çapulcular buraya da gelebilir. Namusumuzu, malımızı, canımızı korumak için silahımız yok. Kaynar sulara, kezzap şişelerine kaldı işimiz.” dedi.

Babam gelir gelmez “Bütün ışıkları yakın! Türk bayrağını çıkarın, balkondan aşağı sarkıtın! Bütün pencereleri açın!” dedi.

Annem hemen bayrağı balkona astı. Babam balkona çıktı, bayrağın arkasına oturdu. Dışarıda olup bitenleri dikkatle izlemeye başladı.

Ben de ağabeyim ile birlikte evin çatısına çıktım. Sabaha kadar yanan evlerin, kiliselerin alevlerini, dumanlarını seyrettik. Alevler İstanbul’un gecesini kızıla çeviriyordu. Etraftan insan çığlıkları geliyordu.

Sabah olunca, merak ve korku içinde işyerlerimizi görmeye gittik.

Tramvaylar, otobüsler çalışmıyordu. Caddeler, tramvay yolları kırık camlar, kumaş parçaları, elbiseler, kırık buzdolapları, ev eşyaları vs. ile doluydu.

Yürüyerek Karaköy’e vardım. Ortalık sessizdi. Bir dükkân yağmalanmış, yıkılmış, ama bitişiğindekine hiç dokunulmamıştı. Galata Köprüsü kapanmıştı, üstünden rahatça geçiliyordu. Köprüyü geçtim, Eminönü’nden yürüyerek Beyazıt’a çıktım. Kapalıçarşı açılmıştı. Dükkânımız aynen duruyordu. Hasan Abi ben gelinceye kadar levhamızı iyice kapatmıştı. Dükkânı açar açmaz yanıma geldi. “Geçmiş olsun. Annen, baban, ağabeyin sağ değil mi? Başınıza, malınıza, canınıza bir zarar gelmedi değil mi?” diye sordu.

Kendisine çok teşekkür ettim. “Korkma. Yapacaklarını yaptılar, artık bir müddet sessizlik olur” dedi.

Bekçiler Kapalıçarşı’nın kalın demir kapılarını zamanında kapamışlar, kimseyi içeriye sokmamışlardı. Babamın işyeri, hanın üçüncü katında olduğundan, zarar görmemişti. Fakat birçok yakın akrabamız, tanıdığımız tüm varlıklarını kaybetti.

Bu hadiselerden sonra ailem beni bir müddet için Paris’e gönderdi. İki sene kadar Paris’te terzilik öğrendim. Paris’te 1915 hadiseleri sırasında İstanbul’dan ayrılmış, Paris’e yerleşmiş ve bir daha geri dönmemiş olan akrabalarımı buldum. Onlar bana çok yardımcı oldular. Beni bağırlarına bastılar. Birbirimizi çok sevdik.

İstanbul’a dönüş

Ben tekrar İstanbul’a döndüm. Askere aldılar. Sivas’ta Dekovil Tepe’de, önce piyade sınıfında, sonra bando takımında askerlik görevimi yaptım.

Askerlikten sonra Vakko’ya girdim. Erkek reyonunda beş yıl çalıştım. Sonra Pangaltı’da Vakko Gençler Mağazası’nı kurduk. Durumum iyileşmişti.

Ancak bazen para da insana huzur ve güven veremiyor. İnsanın kendini güven ve huzur içinde hissedebilmesi için başka başka şartlar gerekiyor.

Ben işimden iyi kazanıyordum. Sık sık yurtdışına gidip geliyor, fuarlara katılıyor, dünyadaki değişimleri izliyordum.

Yurtdışında gördüklerimi kendi ülkemde uygulamak, yenilikler getirmek istiyordum. Bir yılbaşı öncesi, mağazamızın vitrinini Noel çamlarıyla süslemiştim. Öyle Paris’teki, Berlin’deki gibi değil; daha mütevazı, daha çekingen, daha sade bir şekilde dekore etmiştim. Öyle Noel Baba, çıngıraklar falan da koymamıştım.

Bir gün geçti üstünden. Bir bekçiyle polis geldi. Bakışları kinliydi: “Burası Hıristiyan memleketi değil! Nedir bu vitrin böyle? Başınıza bir iş gelmeden edebinizle kaldırın onları derhal!”

“Hayır” diyemedim. Korkudan dilim tutuldu: “Tamam efendim. Derhal kaldırırız.”

Ellerimle kurduğum dekoru, gene kendi ellerimle kaldırdım. Bu olay benim dayanma gücümü yıktı, sabır taşımı çatlattı, bardağımdaki suyu taşırdı.

Bu olaydan sonra ülkemi, yurdumu, vatanımı terk etmek zorunda kaldım.

Ülkemizi gözlerimiz arkada kalarak terk ettik.

Amerika’ya geldiğimizde herşeye sıfırdan başladık. Başlangıçta işler ters gitti. Düşündüğümüz, planladığımız gibi olmadı. Ben aradan iki sene kadar geçince umutsuzluğa kapıldım. “Karmen, ben daha fazla dayanamayacağım! Gel dönelim geriye!” dedim. “Hayır” dedi, “Biz buraya gemileri yakıp da geldik. Dönmeyeceğiz, burada kök salacağız!”

Karmen’in dediğine uydum. Eşim bana büyük bir güç verdi. Dönüş düşüncesini sildik aklımızdan, fikrimizden. Dört elle gece gündüz çalışmaya başladık. Çok zor günleri aşarak bu günlere geldik.

Bütün bu acı, korkunç olayları kim getirdi başımıza? Babamı bir sabah pijamalarıyla alıp gidenler, Amele Taburları’nı kuranlar, Aşkale Çalışma Kampı’nı kuranlar ne oldu?

6/7 Eylül hadiselerini planlayanlar, “Başarılı bir operasyondu” diyerek, gazetelerde övünçle anlatıyorlar yaptıklarını. Hiçbirine tek bir hesap sorulmadı! Her şey yapanın yanına kâr kaldı. Kolay mı bir insanın kendi yurdundan, kendi toprağından kopması? Kolay mı bir insanın otuzundan kırkından sonra bilmediği bir toprağa gelip de kök salması?

 

Karmen Garavaryan’ın anlattıkları

Ben eşim Onnik’in yaşadıklarının çoğunu yaşamadım. 1943 doğumluyum. 6/7 Eylül hadiselerinde daha 12 yaşında, dünyadan haberi olmayan bir çocuktum. Ama gene de olaylar insanın çocukluk dünyasında derin izler bırakıyor.

Yazları Kınalı’ya yazlığa giderdik. Günlerden bir gün, sabah erkenden gözlerimi açtığımda, dayım korku içinde babamı uyandırıyordu. Dayımlar gece haberi almışlar, İstanbul’da yanan evlerin, kiliselerin alevlerini Kınalı’dan görmüşler. Babamı uyandırdı.

“Kalk Vartkes! Durum iyi değil! İstanbul’da büyük olaylar olmuş. Dükkânlar, mağazalar yağmalanmış, kiliseler yakılmış. Gidelim bakalım bizim dükkânlara bir şey oldu mu?”

Babam uyandı. Kınalı İskelesi’ne kadar gidip geldiler. Biz merak içinde onları bekliyorduk. Sonra olup bitenleri ben de öğrenmiş oldum. Gece yarısı mavnalarla Kınalı İskelesi’ne gelmişler. Adayı yakıp yıkacaklarmış. Fakat komiser iyi bir insanmış, engel olmuş. Havaya ateş etmiş. “Adaya ayak basanı yakarım!” demiş. Gelenler böyle bir tepki beklemiyorlarmış herhalde. Adaya ayak basamadan çekip gitmişler.

O yıllarda Kınalı halkının çoğu Ermeni ve Rum’du. O gece can ve mal güvenliklerini sağlayan bu komisere büyük ödüller verdiler. Komşularımızdan birçoğunun İstanbul’daki dükkânları, mağazaları yağmalanmıştı. Bu nedenle mateme bürünmüşlerdi.

Ben acı olayları yaşamadım. Hep babaannemden, anneannemden duydum o felaket günlerinin acılarını.

Buenos Aires, 09.08.2007 



Çok sevgili kardeşim Kemal,
 


Ümit ederim ki, beşinci mektubumu da almışsındır. Yorgunluğunu attın, şimdi artık günlük hayatına devam edeceksin.

‘Seninle Güler Yüreğim’in Türkçesini beşinci defa olarak okudum. Şimdi Ermenicesini okumaya başladım.

6/7 Eylül 1955’e ait sana verilen malumatlarda yanlışlar var. Dükkânları kıranlar çapulcular değildi, köylülerdi. Anadolu’da köylerde camilerde imamlar halkı ayaklandırıyor, “Gâvurlar atamıza küfür ediyorlar, gidelim, haklarından gelelim!” diyorlardı. İstanbul’a yakın köylerde yaşayan bazı köylüler ellerinde kazmalar, ayaklarında çarıklarla kamyonlarla, trenlerle İstanbul’a taşınmışlardı.

Bunların birçoğu saat 17.00-18.00 sularında Taksim’de başlayan mitinge getirilmişlerdi.

Miting sırasında “Selanik’te Atatürk’ün evine bomba atıldı!” haberini yaydılar. İnsanları galeyana getirdiler. “Biz de gidelim, onların hadlerini bildirelim!” dediler. Kışkırtılmış, gözleri dönmüş kalabalıklar Taksim’den başlayıp Beyoğlu’na doğru kırıp yıkmaya, yağmalamaya başladılar. Şalvarlarını pantolonlarla, çarıklarını ayakkabılarla değiştirerek Karaköy’e, oradan da başka semtlere gittiler. Tabii bu arada çapulcular da istifade ettiler.

Bizim dükkân, hırdavatçı dükkânı idi. Duvarlarda, raflarda kalorifer ve su tesisatı işlerinde kullanılan ‘rakor’, ‘te’ gibi küçük parçalar vardı. Müşterilerle görüşmek için bir yazıhane masası vardı. Çekmecede ufak bir miktar para olurdu. 6 metrelik borular falan depoda olurdu. Üst kat yazıhane idi, orada büyük bir kasa vardı. Kocam her gün saat 18.00’de dükkânı kapatır, trenle Yeşilköy’e gelirdi. Piyasadaki tüccarlar o saatte açık banka olmadığından paralarını bizim kasaya koymak için kocama verirlerdi. Kocama ‘Jan’ ya da ‘Jano’ derlerdi. Kocam dükkânı kapatırken yangın olmaması için elektrikleri tamamen kapatırdı. Yaşlı bir Türk bekçimiz vardı, geceleri dükkânımızı beklerdi.

6 Eylül akşamı kocamın kardeşi telefon etti. Olanları bildirdi, “Yarın sabah erkenden dükkâna git” dedi.

Ben derhal dükkâna telefon açtım. Meşgul veriyordu.

O ara Beyrut’tan annem, ağabeyim ve karısı bizde idiler. Camın arkasından karşı arsaya bakıyorduk. İleride inşaat vardı. İşçiler toplanmış konuşuyorlardı. Eve girerler diye korkuyorduk. Sabahı nasıl ettik, hatırlamıyorum.

Sabah çok erken, kocam arkadaşı Orhan ile birlikte Sirkeci’ye indi. Köprüyü geçip dükkâna varıyorlar. Demir kepenk yarı açık, camlar kırık... Zavallı bekçi ağlıyor.

“Yapmayın, etmeyin! Ben bu dükkândan ekmek yiyorum!” demiş, fakat “Git şurdan! Şimdi kafana şunu indiririz!” demişler. Dükkânımıza girmişler. Elekrikler kesik olduğundan lambaları yakamamışlar. Karanlıkta kendilerine yarayacak bir şey bulamamışlar. Rafları kırıp yığmışlar. Masanın çekmecesini açamadıklarından ayaklarından tutup ters çevirmişler, kırmışlar. Bozuk paralar yerlere saçılmış. Karanlıkta bulamamışlar.

Sonra üst kata çıkıyorlar. Hırslarından, sekreterlerin giydikleri elbiseleri yırtıyorlar. Para kasasının şifre yerine vurup durmuşlar. Kilidi kıracaklarına vurdukça daha da açılmaz hale getirmişler. Kasayı açamayınca bırakıp gitmişler.

Kocam derdi ki, “Bir kasanın zayıf yeri arkasıdır.” Şayet açabilselerdi piyasadaki öbür tüccarların paraları da gidecekti. Kocam derhal işçilerinden birine evvela bir kahve getirtiyor. “Hafif atlattık!” diyerek sabah kahvesini içiyor. Sonra işçilerden birini camcıya, diğerini demirciye yolluyor. Sabah erkenden, kırılmış kepengi yaptırıyor, camları taktırıyor. Öğleye doğru dükkânlarına gelen komşu esnaflar “Ağacan sana bir şey olmamış” diyorlar.

Geç gelen esnaflar, kırılan cam ve kepenklerin onarılması için usta beklemek zorunda kalıyorlar. O zaman Paris Match mecmuası resimlerle bütün olanları yazmıştı.

Adadaki Rum papazı eşeğin üstündeki sepetin içinde kaçırıp gizlemişler. Gerideki feci vakaları görmedik ama işittik.

İşte böyle Kemalciğim! Bu darbe herşeyi bırakıp Türkiye’den, doğduğumuz, büyüdüğümüz vatanımızdan gitmemize sebep oldu...

51 sene oldu! İki sene evvel İstanbul’a gittiğimde hiçbir şey görmek istemedim. Sadece Marmara Denizi’nin havası, Adalar ve Boğaziçi.... Gerisi bana yabancı geldi. Şişli Ermeni Mezarlığı’ndaki babamı ziyarete gitmedim. Babamın mezarının bakımı için bir arkadaşıma epey seneler para ödemiştim. Fakat arkadaşım öldükten sonra öylece kaldı.

İşte böyle Kemalciğim!

Burada bizim Ermeni Mezarlığı’nın semti pek güvenli değil. Ben iki kişilik yer almıştım. Fakat buraya gömülmek istemiyorum. Öldükten sonra, bedenimi yakıp okyanusa dökmeleri için yazılı bir vasiyet bırakmışımdır... Belki okyanusa dökülen küllerimden birkaç damla İstanbul’a varır!!!

Buenos Aires, Arjantin

Seta Ağacan

 

 

Kaynak: Agos 07.09.2007

 

 

10/7/2007

Bu toplumda ‘Ermeni’ olmak!..

Bu ülkede ‘Ermeni’ olmak demek...
İt muamelesi görmeye müstahak olmak demek!..


Bu ülkede ‘Ermeni’ olmak demek...

Her türlü hakareti sineye çekmeniz demek!..

Bu ülkede ‘Ermeni’ olmak demek...

Ticari ve sosyal hayatta aşağılanmamak için isminizi degiştirerek kullanmanız demek!..

Bu ülkede ‘Ermeni’ olmak demek...

Tüm eski hesapların faturasının, önünüze koyulması demek!..

Bu ülkede ‘Ermeni’ olmak demek...

Mehmetçiklerle aynı safta, aynı amaçlar doğrultusunda askerlik yapsanız bile, onbaşı bile olamamanız demek!..

Bu ülkede ‘Ermeni’ olmak demek...

Asla polis, zabıta, ya da üniforma giymenizi gerektirecek herhangi bir görevi alamamanız demek!..

Bu ülkede ‘Ermeni’ olmak demek...

Potansiyel ‘vatan hainisiniz’ demek...

Bu ülkede ‘Ermeni’ olmak demek...

En üst düzey yetkililerin, meclis kürsüsünden ‘Ermeni dölü’ olmakla suçladığı birileri ile aniden ayni statüyü paylaşmanız demek...

Bu ülkede ‘Ermeni’ olmak demek...

Birileri istemeden ‘vermelisiniz!..’ demek...

Bu ülkede ‘Ermeni’ olmak demek!..

Potansiyel birer ‘ASALA’ üyesi ya da ‘PKK’ üyesisiniz bakış ve tavırlarına hedef olmak demek!..

Bu ülkede ‘Ermeni’ olmak demek!..

Hocaali katliamlarının katillerinden birisinin de siz olduğunuzun sanılması demek!..

Bu ülkede ‘Ermeni’ olmak demek!..

Özellikle de, Türk olsun, Ermeni olsun her iki ırkın da ‘kafatasçı aşırı milliyetçilerine’ karşı göstereceginiz tepkiyle eşit oranda, vatan haini olmanız demek!..

Bu ülkede ‘Ermeni’ olmak demek!..

Bir ‘güvercin tedirginliğinde’ yaşamaya çalışmanız demek!..

Bu ülkede ‘Ermeni’ olmak demek!..

Etliye sütlüye asla karışmadan, ne güncelde ne de siyaset de herhangi bir konu hakkında görüş bildirmeden ‘silik’ olarak yaşamayı en baştan kabul etmelisiniz demek!..

Bu ülkede ‘Ermeni’ olmak demek!..

Alçakça bir cinayete kurban gitmenize rağmen, suçlu olduğunuz için öldürüldüğünüzü bilmenizin gerektigi demek!...

Bu ülkede ‘Ermeni’ olmak demek!..

Öldürüleceğinizi, polisten jandarmaya kadar istihbarat birimlerine tam 17 kez ...

(1) Öldürülecek,öldürülecek,öldürülecek,öldürülecek,öldürülecek,öldürülecek,

öldürülecek,öldürülecek,öldürülecek,öldürülecek,öldürülecek,öldürülecek,

öldürülecek,öldürülecek,öldürülecek,öldürülecek, (17)öldürülecek!..

ihbari gelmesine rağmen, en ufak bir önlem alınmayıp, hiç bir ciddi araştırmaya gidilmeyip, bu onyedi ihbar sümen altı edilip, ölümünüze seyirci kalınmasının gayet normal karşılanması demek!..

Bu ülkede ‘Ermeni’ olmak demek...

Aşağılıkça islenen bir cinayeti işleyen katillere karşı, tepki koyan kardeşçe yaşama sevdalısı insanların, bir cinayete göstermiş oldukları ve hepimiz insanız ve alçakça işlenen bu cinayeti protesto ediyoruz anlamından başka bir amacı olmayan, ‘Hepimiz Hrantız/hepimiz Ermeniyiz!..’ şeklinde bir sözden hareketle, Ermeni vatandaşlarına destek veren Türk vatandaşların göz göre göre, Türk’lükden afaroz edilmelerini çaresizce seyretmek demek!...

Bu ülkede ‘Ermeni’ olmak demek!..

6-7 Eylül olaylarında olduğu gibi gaza getirilmis, ‘vatansever’ insanların önüne malınızın, canınızın, ırzınızın atılıp yağmalatılmasını, ‘Varlik vergisi’ ile malınızın mülkünüzün devlet tarafından elinizden alınmasını,o vergiyi vermeye gücü olmayanların ‘Aşkale’ye sürgüne gönderilmelerini, ‘Vakiflar yasası’ ile ölen azınlıkların mirasına bile gene devletin el koymasını, unutmanız demek!..

Ermeni olmanız demek!..

Kadrolu provakatörlerin, Vatansevicilerin, Kerinçsizlerin, Veli Küçük’lerin, sizi ‘vatan hainligi’ ile suçlayıp, yalnızlaştırıp, öldürülmenize zemin hazırladıktan sonra masum masum etrafa bakmalarını, seyretmeniz demek!..

Bu ülkede ‘Ermeni’ olmanız demek!..

-Spiker... ‘Ermeni olmak nasıl bir duygu?..

-Hrant Dink... ‘Çok iyi bir duygu herkese tavsiye ederim!...’ cevabının içeriğini, normal sürekli Ermeni düşmanlığı körüklenen bir toplumda vasat bir insanın asla tahayyül bile edememesi demek!..

O yüzden, ‘Hepiniz Ermeni’siniz!.. Ermenistan’a defolun gidin!..’ diye, cinayet davasını izlemeye gelmiş olan Hrant’ın ailesini, aşağılayan ve kendinde hakaret etme hakkını bulan Avukat Fuat Turgut’un bu insani (!) tavrını normal karşılamak ve bu davanın asıl suçlularının yakalanması ile ilgili fazla da ümitlenmemek gerekiyor!..

 

 

ÜMİT BOYACIOĞLU, SON SAYFA, 04 Temmuz 2007 Çarşamba

 

2/6/2007

Ermeni okullarında bomba tedirginliği

 

Geçtiğimiz haftalarda İstanbul’daki Ermeni vakıflarına giden tehdit mektuplarının yarattığı tedirginlik bu kez okullara sıçradı. Gazetemiz genel yayın yönetmeni Hrant Dink’in katledilmesinden sonra artış gösteren Ermenilere yönelik tehditlerden, Ermeni çocukları da nasibini aldı.


Geçtiğimiz hafta Ortaköy Tarkmançatz Okulu’na gelen bir bomba ihbarı, okul yöneticileri ve öğrencilerine kısa süreli bir panik yaşattı.

İsimsiz ihbar üzerine emniyet birimlerini arayan okul yönetimi, bu esnada okulu tahliye ederek öğrencilerin kilise binasına alınmasını sağladı. Okul yönetimi asılsız ihbarla ilgili olarak, gerekli olan tüm güvenlik önemlerinin alındığını ve endişelenecek bir durumun olmadığını belirtti.

Olayın ardından evlerine gönderilen öğrenciler ise eğitimlerine bir gün sonra devam ettiler.

Olayın yarattığı tedirginlik sonrasında Esayan Lisesi’nde de olası bir tehdide yönelik tedbirler alındı. Ancak okula bu yönde herhangi bir ihbar gelmediği belirtildi.

Esayan Lisesi’nin önüne bırakılan belirsiz bir paketle ilgili basında çıkan haberler ise okul yönetimi tarafından doğrulanmadı.

 

 

Kaynak: Agos 01.06.2007

 

 

2/6/2007

Malatya’daki Ermeni kilisesi kaderine terk edildi

 

 
 
Bir zamanlar Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı Malatya’daki Çavuşoğlu Mahallesi’nde bulunan Taşhoran Ermeni Kilisesi, bakımsızlık ve ilgisizlikten dolayı harabeye dönmek üzere. 17. yüzyılda yapılmış olan ve bundan dolayı tarihi eser statüsünde bulunan kilisenin uzun yıllar boyunca tinercilerin mekânı olduğu belirtiliyor.

Ahşap kubbesi çöken ve içindeki kitabeler okunmayacak hale gelen binanın kapısı ve pencereleri yetkililer tarafından taşlarla örüldüğünden içine girilemiyor.

Konuyla ilgili görüş bildiren Malatya İl Turizm Müdürlüğü yetkilileri, kilisenin restore edilmesi gibi bir projelerinin bulunmadığını belirtti.

Gerekli tadilat için Malatya Kilisesi’ne ilişkin bir rapor hazırlanarak, Kültür ve Turizm Bakanlığı’na sunulması gerektiğini söyleyen yetkililer, tadilat çalışmalarına ancak bakanlığın talimatıyla başlanabileceğini dile getirdi. Doğu yönündeki apsis bölümünün üzerindeki ahşap kubbe onarılmadığından çökmüş olan Taşhoran Kilisesi, kesme ve moloz taşlarla inşa edilmiş dikdörtgen planlı bir yapı.

 

 

Kaynak: Agos 01.06.2007

 

 

 

Blog sahibinin notu:

 

Malatyaliyi oldurdunuz yetmedi; milletin bogazini kestiniz, kana doyamadiniz; kiliseyi de yikin belki rahatlarsiniz!!!!

 

Yaziklar olsun!

 

 

18/5/2007

Ermeniler hedef tahtası mı?

 

Hrant Dink cinayetinin hemen ardından başlayan Türkiye Ermenilerine yönelik tehditler artarak sürüyor. Geçtiğimiz hafta, Ermeni okullarına ölüm tehditleri içeren mektuplar gönderildi. Okul yönetimleri, Emniyet Müdürlüğü ve İl Milli Eğitim müdürlüklerine başvurarak okullardaki öğrenci ve personelin hayatlarının güvenceye alınması için gereğinin yapılmasını talep etti.

“Son uyarı ve ikaz” başlıklı imzasız tehdit mektubu, dış basında da yankı uyandırdı. Ermenistan basını, haberi “Bu mektup Türkiye’deki Ermenilerin hayatlarının tehlikede olduğunun en büyük kanıtıdır” şeklinde yorumladı.

Esayan Lisesi, Getronagan Lisesi, Yeşilköy İlköğretim Okulu, Topkapı Levon Vartuhyan İlköğretim Okulu, Bakırköy Dadyan İlköğretim Okulu, Tarkmançats İlköğretim Okulu, Tıbrevank Lisesi ve Karagözyan okullarına gönderilen imzasız mektupta şu satırlar yer aldı:

Bu son uyarı

“Bazı Ermeniler Türkiye’nin bütünlüğüne zarar verecek ayrılıkçı hareketler içinde. Ermeniler Türkiye’yi bölmeyi amaçlıyor. Hepimiz Hrantız, hepimiz Ermeniyiz gibi sözler aslında aşırı şovenizm ve devrim çağrılarıdır. Unutmayın ki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Ermeniler dışında topraklarımızda 100 bini aşkın Ermeni yaşamaktadır.

Bunların ev ve iş adresleri tarafımızdan çok iyi bilinmektedir. Ermeni vatandaşlarımızın soykırım gibi konularda gerçeğin savunucuları olmasını, Türk devletinin egemenliğini savunmalarını umut ederiz. Ermenilerin bu rolü nasıl oynayacaklarını yakından izleyeceğiz. Aksi halde mezarda yatacak olanlar ve eskiden bu topraklarda kaç Ermeni, kaç Türk vardı diye sayacak olanlar Ermenilerin kendileri olacak. Bu topraklar hiçbir zaman hainliğe müsamaha göstermemiştir, göstermeyecektir de... Bu cennet vatanımızın karşısında duranlar bizim de karşımızdadır ve mağlup edilmeleri gerekir. Hattı müdafaa yoktur; sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır.

Bu son ültimatomdur ve tekrarlanmayacaktır... Bu mektup, konuyla ilgisi olan tüm kurumlara gönderilmiştir. Biz bu hareketi, Türkiye’nin geleceği, birliği ve bütünlüğü için başlattık.

Saygılarımızla...”

Okullar koruma için Emniyet’e başvurdu

Agos’a açıklamada bulunan Getronagan Lisesi müdürü Silva Kuyumciyan Margosyan, tehdit mektubu aldıklarını doğruladı ve Patrikhane başta olmak üzere gereken mercileri konudan haberdar ettiklerini ifade etti. Tehdit mektubunun ulaştığı diğer okulların yöneticileriyle birlikte Emniyet Müdürlüğü’ne giderek okul ve kiliselerin korunmasını talep ettiklerini söyleyen Kuyumciyan, öğrencilerin ve okul personelinin yaşamlarının güvenceye kavuşturulması için gerekli önlemlerin alınmasını istediklerini söyledi. Kuyumciyan, konunun, mektuptan haberdar olan İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nce İstanbul Valiliği’ne iletildiğini ve kendilerine gerekenin yapılacağına dair güvence verildiğini de sözlerine ekledi.

Sivil polisler koruyacak

Yukarda adı geçen tüm diğer okulların yöneticileri de, gazetemize yaptıkları açıklamada tehdit mektubu aldıklarını doğrulayarak koruma için gerekli makamlara başvurduklarını dile getirdiler. Konu adli mercilere taşındıktan sonra bazı okulların çevresinde sivil polislerce güvenlik önlemleri alındığı bildirildi. Dokuz Ermeni okulu tehdit mektupları aldığını doğrularken, bir süre suskunluğunu koruyan Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II, Çarşamba akşamı gazetemize gönderdiği yazılı açıklamada “Okul yönetimlerinin ve velilerin her türlü tedbirin alınacağından emin olarak günlük hayatlarını sürdürmelerini önemle duyurmak isterim” ifadesini kullandı.

Patrik Mesrob II’nin açıklaması

 “Bazı Okullarımıza, gerçek ismini ve adresini yazmak yürekliliğini gösteremeyen kişi ya da kişiler tarafından düzenlenmiş, Kasımpaşa postanesinden atılmış bir tehdit mektubunun gittiği doğrudur. Çok büyük bir ihtimalle sadece insanlarımızın huzurunu bozmaya yönelik bu tehditler her ihtimale karşı, İstanbul Valiliğine bildirilmiş gerekli tahkikatın yapılması ve gerekli tedbirlerin alınması istenmiştir. Nitekim Emniyet Müdürlüğü bu konuda gerekli çalışmalara başlamıştır. Gereken önlemlerin alınacağından en küçük bir kuşkumuz yoktur. Okul yönetimlerinin ve velilerin her türlü tedbirin alınacağından emin olarak günlük hayatlarını sürdürmelerini önemle duyurmak isterim. Her aldığımız tehditte olduğu gibi, bu organize gözüken can sıkıcı eylemi de hem cemaatimizin moralini bozmamak hem de ülkemizin yurtdışındaki imajını zedelememek açısından kamuoyuna duyurmadık. Ancak pek çok cemaat kurumumuza gönderilen böyle bir mektubun da gizli kalması çok zordu. Konunun artık basına yansımış olması neticesinde, hem cemaatimiz hem de ülkemiz açısından hiç hoş olmayan bu girişimin tüm kamuoyu gözünde kınanacağını umuyorum.”

 

 

Kaynak: Agos 18.05.2007

7/4/2007

İttihat-Terakki'nin Etnisite Mühendisliği

İttihat-Terakki'nin Etnisite Mühendisliği

 

Fuat Dündar, İttihat ve Terakki'nin kendi belgeleri olan şifreli telgrafları üzerinde yaptığı çalışmayla, 1913-1918 arasında Anadolu'da bir "etnisite mühendisliği" politikası yürütüldüğünü söylüyor.


Agos
07/04/2007    Talin SUCİYAN


BİA (İstanbul) - Bu politikadan en büyük zararı görenler ise Ermeniler. Dündar, "Tehcir kararı, sonuçları önceden bilinebilecek bilinçli bir karardır" diyor.

1913-1918 arası İttihat ve Terakki dönemindeki iskân politikaları üzerine yazdınız doktora tezinizi. Sistematik, etnik olarak Türk olmayan herkesi kapsayan bir iskân programından mı söz ediyorsunuz?

Aslında Türkler de iskân ediliyor, Türk kimliğini hâkim kılacak bir nüfus politikası ya da etnisite mühendisliği uygulanıyor. Türklerin işlevi Türkleştirme. Bu iskân politikası kapsamında Kürtler, Araplar, Boşnaklar, Gürcüler, Arnavutlar, Çerkesler, Çingeneler, Lazlar, Ermeniler, Rumlar, Yahudiler, Süryaniler, Nasturiler ve Bulgarlar yer değiştiriyor.

Sistematik mi peki?

Evet, hem sistematik hem de kronolojik. Şöyle ki, 1913'te Bulgarları hedef alan bir politika başlıyor. Şu anda Yunanistan'a ait olan topraklar o zamanlar Bulgaristan'dı. Yani İstanbul'a yakındılar, ayrıca Bulgar ordusu güçlüydü. Dolayısıyla, 50 bin Bulgar gönderiliyor, onların yerine 50 bin Türk-Müslüman geliyor.

Sonra Rumlara yönelik nüfus politikaları devreye giriyor. Bu sıralamayı Halil Menteşe itiraf ediyor; "Bulgarlardan sonra sıra Rumlara geldi" diyor. 22 Ekim 1914'te, Rumları kovma politikası durduruluyor çünkü 2 gün öncesinde savaşa girilmesi için, Almanya ile -mali yardımı da içeren- bir anlaşma yapılıyor.

Bu yüzden, devletin bekası için Rumlara yönelik saldırılar durduruluyor. Rumlar, daha sonra, tehdit aracı olarak kullanılmak üzere iç bölgelere sürülüyor. 1914'ün sonlarında bakıyoruz, muhacirler Zeytun civarında. Zeytun'dan Ermeniler boşaltılırken, akabinde Müslüman muhacirler yerleştirilmeye çalışılıyor. Muhacirleri iskân etmekte, güvenli bir vatan yaratma amacı var.

1915'in sonlarında Ermeniler bölgeden gönderiliyor. 1916'nın başlarında ise Kürtlere yönelik kapsamlı çalışmalar başlıyor. İskân müdürlüğü yeniden organize ediliyor, yeni komisyonlar kuruluyor. Tam bu sırada Rusya'dan Kürtler kaçmaya başlıyor.

Niye kaçıyorlar?

Çünkü bunlar Osmanlı yanlısı Kürtler. Rusların Kürtleri kovmaya yönelik bir politikaları var. Rusya da bunlardan kurtulmayı düşünüyor ama öldürerek değil... 1917'de, Filistin'deki Yahudiler hedefleniyor. Tüm bu olaylar İttihatçı total projenin kronolojik etapları oluyor, yani bir sistematiklik görülebiliyor.

Yerinden edilmiş olan toplam kaç kişiden bahsediyoruz?

Murat Bardakçı, biliyorsun, "Talât Paşa'nın defteri"ni 20 yıl elinde tuttuktan sonra kısım kısım açıklıyor. Bu defterin yazılış tarihini dahi söylemiyor. Bardakçı bunu 20 yıl önce açıklamış olsa şimdi çok daha ileri bir aşamada olurduk. Oradaki bilgilerin 1915 sonlarına ait olduğunu düşünüyorum. Sırf "Talât Paşa'nın defteri"ne göre 1,5 milyon Ermeni'nin yüzde 80'i tehcir ediliyor. Rus ordusundan kaçan, çoğunluğu Kürt 1,2 milyon civarında Müslüman var; 1 milyon Kürt, 200 bin Türk diyebiliriz.

Türkler Ermenilerden boşaltılmış bölgelere iskân ediliyor. Kürtler de Türk bölgelerine dağıtılıyor. On binlerce Süryani, Nasturi, Çerkes, Arap, göçebe aşiretler... Anadolu nüfusu o zamanlar 12 milyon civarında. Bu nüfusun üçte biri yer değiştirmiş.

Kaynaklarınız neler?

Tezimin ana kurgusunu şifreli telgraflar üzerinden oluşturdum. Anlamlandırmaya çalıştığım şey, İttihatçı hükümetin kendi operasyonel belgeleri - kongrelerde aldığı kararlar falan değil. Kongrede bir karar alınabilir ama uygulanmasını bilemeyiz. Ancak bunlar, operasyon belgeleri. O belgelere dayanarak İttihatçı hükümeti anlıyoruz.

Nedir şifreli telgraf?

Merkezin emirlerini taşraya ileten, şifreli olarak kaleme alınan ve taşrada belirli insanlar tarafından çözülebilen telgraftır. Sınırlı sayıda memur ve şifre çözme anahtarı olanlar dışında kimse okuyamaz. Şifreler de üç ayda bir değişir.

Biz okuyabiliyoruz, çünkü Talât Paşa bunu normal yazıyor, telgraf görevlisi o günkü şifreye göre kodluyor. Gönderdiği yerdeki yetkili de şifre anahtarına göre çözüyor. Bu belgeler Osmanlı arşivlerinde şifresiz halde duruyor, Osmanlıca bilen herkes gidip okuyabilir. Ancak bu, dönemin tüm şifreli telgraflarının arşivlendiği anlamına gelmemeli. Arşivler açık ama tüm belgeleri içermiyor .

Etnisite mühendisliğinin telgraflarla yapılması, bu olayı çok daha anlamlı kılıyor. Beş yıl gibi bir süre içinde coğrafyanın nüfus yapısı değişiyor, böyle bir örnek dünyada yok.

Coğrafi alan nasıl belirleniyor?

İttihatçılar Anadolu'yu hedefliyorlar. Ermenilerin gönderildikleri bölgeler, mevcut Osmanlı sınırları içinde ama gelecek bir devlet projesinin dışında, bana göre. Yani projenin dışına atılıyor Ermeniler. Kürtler ise içinde. Örneğin Talât Paşa, Rus ordusundan kaçan Kürtlerin Halep bölgesinde iskânına karşı çıkıyor. Onların bugünkü Türkiye sınırlarına yerleşmelerini istiyor, çünkü bu bölgelerdeki Müslüman nüfus sınırlı. Mevcut kaynağın optimum kullanımı olarak...

Tam bir mühendislik dili kullanıyorsunuz...

Belgelerin dili de epey soğuk ve mesafeli. Bunları yazan Talât Paşa avukat; çok zeki bir adam, pek çok dil konuşuyor, diplomatik dil ile şifreli telgraflardaki dili birbirinden ayıran biri, tam bir "devlet adamı".

Kitabınızda, devlet tarafından istenenin "karıştırma" olduğunu, "birleştirme ve erime" gerçekleşmediği takdirde "temizleme" yoluna gidileceğini yazıyorsunuz. Kimler "karıştı" ve kimler "temizlendi"?

Kürtler karıştırıldı. Ermenilerin, aradaki şiddet politikasına bakmasan bile, ihtida edenler, el konulan çocuklar da dahil olmak üzere yüzde 40'ı hayatta kalıyor. Onları çıkardığında, Ermenilerin üçte ikisi kalmamış. Temizleme lafından kasıt tamamen "kökünün kazılması" değil. Ermeniler örneğinde baktığında, hayatta kalmasına göz yumulan Ermenilerin bile toprakla olan bağlarının kesilmesine çalışılıyor. yüzde 5 diye bir oran var örneğin. Yaşadıkları yerlerde Müslüman nüfusun %5'i oranında kalmaları isteniyor. Bu yüzde 5'in de şartları var. Örneğin bir ailede 15 yaşını geçmiş bir erkek varsa, o ikinci bir hane olarak sayılıyor. Ayrıca devlete sadık olanlar, Ermeni polis, asker vb. kategoriler de var.

Ermenileri tehcirden askere mi alıyorlar?

Evet. Hatta Der Zor'dan Ermenileri askere alıyorlar 1916'da, 1917'de.

Kaynak ne?

Şifreli telgraflarda var.

Peki gidiyorlar mı?

Bilmiyorum. Ama merkez emrediyor. Amele taburuna alınıp silah verilmemek kaydıyla...

İttihat ve Terakki'nin sevk ve iskân operasyonunu büyük bir titizlikle işleme koyduğunu söylüyorsunuz, hangi taban örgütlenmeleriyle yapıyordu bunu?

Devlet bu. Devletin nüfus kayıtları var. Aynı zamanda devletin istatistik kurumu var. Her kurumun istatistik bürosu var. Zaten 1915'te millet esasına göre yapılmış köy haritaları bile var. İttihatçı zihniyetle çalışmayan memurlar oluyor. Ermenileri koruduğu iddiasıyla, bazı memurların işine son veriliyor.

Peki, memurlar nezdinde fikirsel olarak örgütlülük sağlamaya yönelik bir ikna çalışması var mı telgraflarda?

Telgraflar emir içerir. Ama, mesela Talat Paşa'nın telgraflarından birinde ikna edici cümleler yer alıyor. "Artık Osmanlı toprakları savaş alanı" diyor. Emirlerin yerine getirilmesi elbette yüzde yüz mümkün değil. Yerel inisiyatif farklılaşabiliyor tabii. Musul valisinde böyle bir şey var. Musul'daki Kürtlerin Batı Anadolu'ya gönderilmesinin mantıklı şekilde yapılmasını talep ediyor. "İklim koşulları düzelsin, öyle " diyor mesela.

Üç ayda bir nüfus hareketlerinin izlendiğini söylüyorsunuz, var mı bunların belgeleri? Bunu yapacak kadar iyi organize bir yapıdan mı söz ediyoruz?

Evet. Ölümler ve doğumlar eklenerek, nüfus hareketleri takip ediliyor. Bunun etnik tabloları da her üç ayda bir merkeze iletiliyor.

İttihat ve Terakki'nin ulus devlet olma yolunda birçok sorunun üstesinden geldiğini söylüyorsunuz. Bugünden baktığımızda, gerçekten böyle mi?

İttihat ve Terakki Mustafa Kemal'e çok "uygun" bir nüfus bileşimi bırakmıştır. Mustafa Kemal'e çok iş bırakmamışlar...

Homojen bir toplum yok ki, "uygun"dan kastınız ne?

En azından kendi iktidarları öncesi döneme kıyasla daha homojen ve ulus devlet yaratmaya daha uygun bir nüfus kompozisyonu diyebiliriz. Çünkü sonradan gelecek olan Kürt taleplerinin, Rum taleplerinin önü kesilmiş oluyor. Ama özellikle Ermeniler açısından önemli tabii.

Mustafa Kemal'in tamamen homojen olan bir devlet kurma yoluna gideceği varsayımından hareket ediyorsunuz. Öyle olmama ihtimali yok muydu?

Bir zihniyet devamlılığı söz konusudur. Kürtlerin asimilasyonu üzerine yeni bir devlet fikrini İttihatçılara kadar uzatmak mümkün. Ziya Gökalp, Kürtlerin asimilasyonunu önermekle kalmaz, ona ait projeler de sunar. Bir anket çalışması da yapıyor Gökalp 1914'te. 60'ı aşkın soru var. Anket, polisiye bilgiler içeriyor. Aşiret içindeki farklı etnik gruplaşmaların etkin olup olmadığı, dilleri, liderlerin, şeyhlerin kişisel zaafları...

Nerede yayımlanmış?

İttihatçı hükümet tarafından bölge yetkililerine gönderilmiş bu anket. Kürtlerin yaşadıkları bölgeye gönderilmiş. Osmanlı arşivinde var. Yayımlanacak.

2005'te Bilgi Üniversitesi'nde yapılan konferansta, Tehcir'in bütünsellik arz eden ve kasıtlı bir faaliyet olmadığını söylemiştiniz, şimdi ise "Tehcir kararı, sonuçları önceden bilinebilecek, bilinçli bir karardır" diyorsunuz. İki cümle arasında fark var. Açıklayabilir misiniz?

Yanlış hatırlamıyorsam, ben, Ermenilerin tümünü yok etmek gibi bir İttihatçı politikanın olmadığını söylemiştim. Ve halen de savunuyorum bunu. Ama Ermeni nüfustaki kısmi eksilme, İttihatçı nüfus politikasının doğal sonucudur. Hem, Bilgi Üniversitesi'ndeki konferansta, Ermeniler üzerine henüz tam olarak çalışmadığımı belirtmiştim.

Çalışma sırasında görüyorsun ki, Der Zor devlet tarafından çok iyi biliniyor. Der Zor mutasarrıfının söyledikleri var... Üstelik, 1912'de tekrar bir rapor hazırlatılıyor bölge uzmanlarına. Gelen rapor, o bölgeye muhacir iskân edilemeyeceğini belirtiyor. Bölgenin 60 bin olan nüfusunun bile ancak göçebelikle yaşayabildiği biliniyor. Bu devlet ve İttihatçı bilinç, bize "Tehcir kararının bile başlı başına bilinçli bir karar" olduğunu ispatlıyor. Sonuçları hiç de kestirilemez değil... Bu durumda, Ermeni Tehciri'nin bir insanlık suçu olduğu söylenebilir.

Der Zor'daki yaşam koşulları ne?

Çöl orası. Hatta bir dönem "Çöl Vilayeti" olarak haritalara geçiyor. Ayrıca, 6 Temmuz 1914'te meclis tartışması var. Bir Rum milletvekili, Balkanlar'dan kovulan muhacirlerin neden Ege'nin Rum köylerine iskân edildiğini soruyor. "Memlekette boş araziden bol bir şey yok. Bu iskânın sebebi ne?" diyor. Talât Paşa şöyle cevap veriyor: "Evet, boş arazi çoktur ama bu İslamları çöllere iskân etseydik hepsi öleceklerdi."

Sadece 10 ay sonra, bu koşullar bilinerek, gönderiliyor Ermeniler oraya...(TS/EÜ)

* İttihat Terakki'nin Müslümanları İskan Politikası (1913-1918), İletişim Yayınları, 2002.

** Fuat Dündar. 1971 doğumlu. Lisans eğitimini 1994 yılında İTÜ Petrol Mühendisliği'nde tamamladı. Master'ını İstanbul Üniversitesi Balkanlar Ortadoğu ve Asya Gelişmeleri Bilim Dalı'nda yaptı. Yazarın Türkiye Nüfus Sayımlarında Azınlıklar adlı yayımlanmış bir eseri bulunmakta. Marmara Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü'nde doktora öğrencisi olan Dündar, grafikerlik yaparak geçimini sağlamakta.

 

 

Kaynak: http://www.bianet.org/2007/04/06/94274.htm

3/4/2007

Beyazdamar Kilisesi ve Diğerleri

"Beyazdamar kilisesi"ni, "hatıra harabeleri"ni, ballı İtalyan mimarları işitince eski çalışmayı çıkardım arşivden. İstanbul'dan başlayalım: 70'lerde aklıevveller İslambol'dan geldiği hurafesini gündeme getirmişlerdi dünyanın en kozmopolit kentinin adının.


Agos
29/03/2007    Cengiz AKTAR

BİA (İstanbul) - Ecevit, 2001'de, memleketteki belde adları ile ilgili, sonradan geri çekilen bir genelge çıkarmıştı. Genelge, beldelerin bugünkü adlarının yerine eskiden var olan Türkçe adlarının kullanılmasını öneriyordu.

O vakitler, hayretler içerisinde, bakalım hangi kentlerin eski adı Türkçe imiş diye araştırmış ve epeyi eğlenmiştim. Ecevit'e de benzer bir uyarı gelmiş olmalı ki genelgesini alelacele geri çekmişti. Bugünlerde "beyazdamar kilisesi"ni, "hatıra harabeleri"ni ve ballı İtalyan mimarları işitince eski çalışmayı çekip çıkardım arşivden.

Anadolu kent adları yolculuğuna Meydan Larousse (İstanbul 1972) ve Dr. Reinhardt Stewig'in "Batı Anadolu'nun Kültürel Gelişimi" (İstanbul, 1973) kaynaklarından çıkmıştım. Ben çocukken TRT'de Anadolu'nun "anne dolu"dan geldiğini anlatan bir masal vardı. Anadolu: Anatolia ve Rumca "güneşin doğduğu taraf" ve bazı dilbilimcilerce Rumca'dan da eski bir kökeni olduğu iddia edilen bir sözcük. Her halükârda, Türkçe kökenli değil.

Müslüman'ı bol İstanbul ile denizsiz Denizli

İstanbul'dan başlayalım: 1970'lerde bazı aklıevveller İslambol'dan geldiği hurafesini gündeme getirmişlerdi Stinpolis'in (Rumca "kente doğru" demek), dünyanın en kozmopolit kentinin adının.

Yolumuza devam edelim: Denizi olmayan Denizli, Diopolis Rhoas'tan uydura uydura Donguzlu, Donuzlu, Tonguzluk, Dengizli ve nihayet Denizli olmuş.

Ne balığı ne de esiri olan Balıkesir, gene Rumca Palaio Kastro'dan; Sakarya Rumca "çakal" demek olan Sangaria'dan; Bilecik Rumca Belokomme'den; Bitlis Büyük İskender'in kumandanlarından Batlis'ten; Bodrum Latince Petronium'dan; onu görmeyenin bahtı kara Ankara ya Hititçe Ankuwa, ya Farsça "üzüm" demek olan Engür'den ya da Rumca "koruk" demek olan Aghurida'dan; Ordu Rumca Kotyora'dan; ciharşembe yani Farsça dördüncü güne benzetilerek uydurulmuş Çarşamba kasabası Rumca Themiskyra'dan (yani iki kez uydurma); kadılar kenti Kadıköy, Rumca bugün 'Kurbağalıdere' veya 'Bokludere' denen Calchedon'dan; yeni vilayetlerimizden Aksaray, Rumca Archelais'den; yeri dar Darıca Rumca Dacidyza'dan; çanların kırıldığı Çankırı, Rumca Gangra-Kangiri'den; dosdoğru Eğridir, Rumca Agrea'dan; Gaziantep Ermenice Anthaph'dan; saçları lüle lüle Lüleburgaz Rumca Lulebergus'dan; Kütahya Rumca Kotyaion'dan; Kandıra Rumca Candra'dan; Kırklareli Rumca Saranta Ekklesies yani Kırk Kilise'den; en dindar kentimiz Konya Frigce Kawania, sonra Latince Iconium'dan geliyor... Yolculuk yorucu, yaratıcılık muazzam değil mi?

Kastra Komneni ve Zone Guldag

Ama biz yolumuza devam edelim. Adana Rumca ve Yunan mitolojisinde göklerin hâkimi, Zeus'un ağababası Uranus'un oğlu Adanus'dan, Afyon Rumca Opion'dan, Alanya Arapça Alaiye'den, Anamur Latince Anemurium'dan, Tokat Ermenice Togayit'ten, Silifke Büyük İskender'in kumandanlarından Selefkos'tan, Amasya Rumca Amaseia'dan, Amasra Rumca Amastris'ten, Antalya Bergama Kralı İkinci Attalos'tan, Zonguldak Fransızca Zone Guldag yani Güldağı Bölgesi adlandırmasından, Kastamonu Komnen Kalesi anlamına gelen Kastra Komneni'den, Bergama Rumca Pergamon, Lapseki Rumca Lampsakos, Balat Latince Palatium, Maraş Asurca Markasi, Mardin Süryanice Marde'den, Muğla Rumca Mobella'dan, Milas Rumca Mylassa'dan, Nusaybin Rumca Nisibis'den. Yaban kirazı demekmiş...

Rize'den girelim bu sefer: Rize Rumca Rizea'dan, Samsun-Amisos, Zile-Zela, Sivas Sebastia, Sinop-Sinope, Trabzon-Trapezus, Siirt Keldanice kent anlamına gelen Keert, Polathane-Platanea, Malazgirt-Mantzikert, Silivri-Selymbria, Erdek-Artaki, Tirebolu-Tripolis, Gördes-Kordus, Manisa-Magnesia, İzmir-Smyrna, İznik-Nikaia, Bolu-Polis, Bursa-Prusa, Gelibolu-Gallipolis, Edirne-Hadrianopolis, Edremit-Adramytteion, bütün Ereğli'ler Herakleia, Giresun-Kerasus veya Ceresia yani yabankirazı, hoş değil mi? Gönen Konane'den, Kars Karis'ten, Kayseri ise Caesarea yani "Sezar kenti"nden.

Geriye kalıyor Çanakkale, Eskişehir, Gümüşhane, Tunceli, belki Kırşehir, Nevşehir ('nev'i Farsça, 'şehr'i Arapça), Bingöl (eski adı Ermenice Çapakçur), Tunceli (eski adı Kürtçe Dersim), Ağrı (Ararat), Adıyaman, Adapazarı ve Alaşehir...

Ecevit'in genelgesi ilk açıklandığında, bana 1980'lerin ortasında komşunun çökmekte olan rejimini ve topluma yeni bir hedef göstermekten aciz Bulgar Komünist Partisi Genel Sekreteri Todor Jivkov'un Bulgar Türkleriyle Müslüman Pomakların adlarını Slavlaştırma kampanyasını anımsattı. Daha yakın bir tarihte ise Sırp Çetniklerin Boşnak'tan arındırdıkları köylerin hemen hemen hepsine, yaratıcılık özürlü olduklarından Sırbınje adını takmalarını. Ürkütücüydü açıkçası.

Her ne kadar bu ülkedeki 'mozayik' çoktan aforoz edildiyse de, o hoş sentezin 'sen'i gitmiş, tek tezi kalmışsa da biz gene umut edelim yukarıda sıraladığımız adlar o genelgeleri kaleme alan zihniyete kurban gitmesin. Bu amaçla tüm Anadolu tanrılarını imdadımıza çağırıyorum. (CA/TK)

* Cengiz Aktar'ın yazısı, haftalık Agos gazetesinin 23 Mart tarihli sayısında yayınlandı.

 

Kaynak: http://www.bianet.org/2007/03/29/93969.htm

Blogcu ile yapıldı

~~~~~~ Neler oluyor hayatta... Siz hala uyuyor musunuz???~~~~~~