« Önceki | Sonraki »

27/9/2007

Holdwater = Murad Gümen

Holdwater  = Murad Gümen

 

 

Blog Sahibinin Notu: Bu yazi ve adres bircok abuk subuk gazete haberlerinde, kafatasci internet sitelerinde anlamsiz ve izinsiz bir sekilde referans gosterildi. Kana hasret cok milliyetci bu buyuk turk internet kullanicilari sayfami yorum ve kufur bombardimanina tuttular. Bu yuzden yazimin adresini degistirip yorumlari simdilik kaldiriyorum (yorumlari kesinlikle silmiyorum, en az 50 cinsel tatminsizin mastürbasyon amacli yaptiklari yorumlari var, o kafatascilar ve sadece benim degil akillarinca tum ermenilerin .........en cengaver buyuk turkler(!) mahkemede artik avukatlariyla sevisirler de beni ve 7 sulalemi rahat birakirlar.)

 

 

 

“Ermenileri Çıldırtan Gizemli Amerikalı” Holdwater

 

Taner Akcam'in Agos Gazetesindeki Son 2 Haftalik Yazisi

 

27 Temmuz 2005 tarihinde Yeni Şafak Gazetesi “Ermenileri Çıldırtan Gizemli Amerikalı” başlığı altında bir ropörtaj yayınladı. Gazete takma adı Holdwater olan ve “ilginç ve sıradışı” bir kişi olarak tanımladığı kişi hakkında şunları söylüyordu: “bu gizemli Amerikalı, uzun yıllardan bu yana ABD merkezli ve de çok etkili bir internet sitesinin finansörlüğünü yapıyor. ‘Tall Armenian Tale: Other Side of the Falsified Genocide’ (Büyük Ermeni Yalanı: Sahte Soykırımın Öteki Yüzü) adlı sitenin ana hedefi... Ermeni diasporasının soykırım iddialarına esaslı yanıtlar vermek.”

 

Yeni Şafak’ın aktardığına göre, Holdwater, aslen 1940’larda Amerika’ya göç eden bir Türk ailenin oğlu, 1950’lerde New York’da doğmuş; anne-babası onu tek kelime Türkçe öğretmeden büyütmüş. Yöneticiliğini yaptığı http://www.tallarmeniantale.com internet sitesinde Türk tezlerini savunuyor.

 

Holdwater takma isim kullanma nedenini, ölüm tehditleri alması ve yayınlarının hergün defalarca sabote edilmesi ile açıklıyor. “Gerçek adımı söylersem... ne aile huzurumdan, ne... iş hayatımdan, ne de internetteki sitemden eser bile kalmayacaktır”, diyor. Holdwater “huzuru bozulur”, diye kendi adını açıklamaktan korkuyor ama sitesinde Halil Berktay, Müge Göçek, gibi aydınların resimlerini yayınlamaktan, kin ve nefret dolu yazılar yazarak hedef göstermekten çekinmiyor. Saldırıya uğramaktan korkan birisinin, başkalarına yönelik fütursuz saldırı kampanyaları düzenlemesini anlamak gerçekten çok zor.

 

Holdwater’in önemli hedeflerinden birisi de benim. Amerikan Türk Dernekleri Birliği (ATAA) ve Turkish Forum adlı kuruluşlarla birlikte aleyhime yürütülen kampanyanın başını çekiyor. Sitesinde, benim terörist olduğumu, Türkiye’deki Amerikalıların öldürülmesinden sorumlu ve hatta Amerikalı sivillere yönelik cinayetleri planladığımı ve organize ettiğimi iddia eden yazılara yer veriyor. 1974-75 yıllarına ait, “terörist eylemlerimin” listesini yayınlıyor, hem de kesin tarih ve yer vererek. Aslında yayınladığı liste, dönemin öğrenci olayları sırasında, dönemin basınında bile yer almamış, sıradan, ufak çaplı gözaltına alınmalar.

 

Tarihlerini benim bile unuttuğum, bu önemsiz göz altına alınmalarım hakkındaki polis bilgilerini Holdwater’e kimin vermiş olabileceğini tahmin etmek için fazla zeki olmak gerekmiyor. Ama asıl sorun şu: Holdwater’e “Taner Akçam’ın terörist eylemleri” diye bu bilgileri verenler aslında Holdwater’ın Türkiye hakkındaki bilgisizliğini kötüye kullanıyorlar. Zavallı Holdwater benim bu gözaltına alınmalarımı “terörist eylemler” zannediyor ve bunların tamamının, polisten izni alınmış bildiri dağıtmak ve afiş yapıştırmak suçlarıyla ilgili olduğunu bilmiyor bile. Holdwater, Türkiye’de 1970’li yıllarda, bildiri dağıtmak için, şimdiki adıyla, Emniyet Genel Müdürlüğü Dernekler Özel Denetleme Şube Müdürlüğü’nden izin almak gerektiğini duymamıştır herhalde. Hatta, bu daireden özel izin alsanız bile, bildiri dağıtma sırasında keyfi olarak tutuklanıp, 3-5 gün Emniyet’de göz altında kalabileceğinizi bile bilmiyordur. Nitekim bu tutuklanmalarımdan birisi Kıbrıs çıkartması ile ilgiliydi. Öğrenci derneği olarak, Kıbrıs’a asker çıkartılmasını protesto eden izinli bir bildiri dağıtmıştık. Bildiri dağıtımı sırasında göz altına alınmış ve elimizdeki izin belgelerini göstermemize rağmen 2-3 gün Emniyette tutuklu kalmıştık.

 

Holdwater’ın terörist eylem olarak yayınladığı diğer eylemler ise, Üniversite’de öğrenci temsilciliği kurulmasını istememizle ilgiliydi. Üniversitemizde öğrenci temsilciliği yoktu ve biz yönetim ile sorunlarımızı konuşacak bir temsilcilik istiyorduk. Tüm bunları Amerikan kültürü ile büyümüş, ABD’de eğitim görmüş birisinin anlaması biraz zordur. Ayrıca kendisine tutuklama bilgilerimi aktaranlar, resmimi yollamayı da unutmuşlardı. Bu nedenle Holdwater uzun bir süre kadar PKK üyesi bir kişinin resmini, sitesinde benim resmim olarak kullandı.

 

ABD’de benim aleyhime “terörist” olduğum kampanyasını yürütenler işte Holdwater isimli bu “gizemli Amerikalıyı” kullanıyorlar. Hesapları çok basit. Özellikle 11 Eylül’den sonra Amerika’da oluşan “terörist” imajından yararlanmak. 1974 yıllarında bildiri dağıtmaktan tutuklanan birisi ile 11 Eylül 2001 yılında İkiz Kulelere saldıranları aynı “terörist” kavramıyla açıklayabilecek bir zihniyet dünyasından ümit bekliyorlar. Aslında bu tavırlarıyla Amerikalılarla da alay ediyorlar. Sonuçta, ortada doğrudan Türkiye’ye yönelik “terörist eylemleri” söz konusu olan bir “terörist” var; mantıki olan da Türk kanunları ile bu teröristin yakasına yapışmak ve hesap sormak. Veya en azından Amerikalılara bu “terörist” hakkında geçmişte yaptıkları ve hakkındaki soruşturma ve yargılanmalar konusunda bilgi vermek.

 

Ama bunun yerine Amerikalılara, “her ne kadar biz bu adama sicili temiz vatandaş muamelesi yapıyorsak da, acaba sizden rica etsek siz buna terörist muamelesi yapamaz mısınız?”, gibi birşeyler söylüyorlar. Çünkü sonuçta, 1991’de Türk Ceza Kanunu’nda yapılan değişikliklerle hakkında verilmiş hapis cezası da silinen ve ayrıca eline “sicili temizdir” diye belge verilen bir vatandaş var.

 

Türkiye hakkındaki bilgisizlikleri nedeniyle Holdwater’in tüm bunları anlaması mümkün değil. Anlamakta zorlandığım, bu “gizemli” kişinin niçin bu denli kin ve nefret duygusu ile dolu olduğu ve çok korktuğunu söylemesine rağmen niye başkalarına yönelik saldırı kampanyaları organize ettiğidir. Röportajında kendisini “pazarları ailesiyle birlikte kiliseye giden tipik bir Hıristiyan” olarak tanımlayan Holdwater’in, başkasının sana yapmasını istemediği şeyi, sen de başkasına yapma, diyen Hıristiyan öğretisinden habersiz olduğunu düşünmek bile istemem. Haftaya Holdwater konusuna biraz daha yakından bakmak istiyorum.

 

***

 

27 Temmuz 2005 tarihinde Yeni Şafak gazetesine verdiği mülakatta Holdwater, gerçek kimliğinin saklama nedenlerini anlattıktan sonra, “Bu zorlu mücadeleyi, 30 yıldan bu yana çeneme başarıyla hâkim olduğum için sürdürebiliyorum. O yüzden lütfen bu hassas konuda beni fazla zorlamayın”, diyor. Holdwater, ismini saklama konusunda üstün bir maharete sahip olduğunu iddia ediyor.

 

İsmini saklıyor olması, Holdwater’a özel bir gizem, yaptıklarına da özel bir anlam veriyor mu; insanlarda, “Acaba bu zat gerçekten kim?” merakı uyandırıyor mu bilemem. Bende uyandırmadı. Ne yazdıkları, ne de sitesi ilgimi çekmişti. Ta ki aleyhime yürütülen kampanyada önemli bir rol oynayıncaya kadar.

 

Kampanyasının önemli argümanlarından birisi, benim “terörist” olduğum konusunda Amerikan yetkililerine şikâyet dilekçesi verilmesi idi. Bunu yaptı mı bilmiyorum. Yürüttüğü kampanya ile Kanada sınırında göz altına alınmam arasında doğrudan bir ilişki var mı, onu da bilmiyorum. Ama göz altına alınma olayı üzerine yazdığım bir yazıda kendisi ve kampanyasından söz ettim. Yazdıklarıma 30 sayfanın üzerinde, yine bir sürü yalan, hakaret, ve saldırı dolu bir cevap yazdı. Adı sanı gizli ya, ona güveniyor. “Nasıl olsa kim olduğum bilinmiyor, bu nedenle ağzıma geleni söylerim” havasında. Holdwater’ın bu havasına bir son vermek ve ona her oyunun kurallarıyla oynanması gerektiğini hatırlatmak gerekiyor. Kendi kimliğini saklayarak başkalarına olmadık hakaretlerde bulunmak hiç bir ölçüye sığmaz, tek kelime ile ayıp.

 

Holdwater’ın kimliğini saklamak için çok yoğun bir çaba harcadığı iddiası çok ikna edici gözükmüyor. Ya da tarihçileri yeteri kadar ciddiye almıyor. Bizlerin belge meraklısı olduğumuzdan ve belge izi sürmeyi sevdiğimizden haberi yok. Sonuçta kendisini çok akıllı ve ötekinden daha zeki zanneden her sıradan insanın yaptığı bazı dikkatsizlikleri yapmış. Sitesinde, kendisi hakkında bilgi verirken, ya kendi yazdığı ya da kendisine gelen bazı mektupları, kendi adını çıkartarak yayınlamış.

 

Bu mektuplardan anladığımız, Holdwater, gerçek adıyla 2 Nisan 1980 yılında ABD başkanı Jimmy Carter’a bir mektup yazmış ve bu mektup daha sonra Holocaust’u Anma Konseyi’ne gönderilmiş. (Holocaust Anma Konseyi, Ekim 1980’de Amerikan Kongresi tarafından resmi bir kanunla kurulmuş bir örgüt.)

 

Holdwater’ın bu mektubuna, Konsey Direktörü Monroe H. Freedman 2 Haziran 1980’de cevap yazmış. Cevaptan Holdwater’ın Ermeni soykırımı konusundaki itirazlarının ciddiye alındığı havasını çıkartmak mümkün. Freedman, “Türk tezleri” konusunda yeterli bilgisi olmadığını söylüyor ve Holdwater’dan, bildiği çalışmalar varsa onları kendisine iletmesini rica ediyor. Bu tabii ki Holdwater için büyük bir onur. Bu nedenle, kendi ismini çıkartarak, mektubu sitesinde yayınlamakta bir mahzur görmüyor. Sitede ayrıca New York Times gazetesine yazdığı başka bir mektubu da yayınlamış. Bu ikinci mektuptan anlıyoruz ki, Holdwater, Monroe H. Freedman’ın 2 Haziran 1980 tarihli mektubuna, 5 Eylül 1980’de bir cevap yazmış.

 

Holdwater ne kadar haberdardır bilmiyorum, Holocaust Anma Konseyi ve ona bağlı Holocaust Müzesi bir kamu kuruluşudur ve dolayısıyla buraya yazılan veya buradan gönderilen mektuplar kamuya açıktır. Yani, şeffaflık ilkesi gereği, her başvuran bu mektuplara sahip olabilir. Bir kişinin elinde, Holdwater tarafından yayınlanan Freedman’ın 2 Haziran tarihli mektubunun metni ve Holdwater’ın 5 Eylül 1980 tarihinde cevap yazdığı bilgisi olduktan sonra bu belgelere ulaşması son derece kolaydır. Holocaust Müzesi, bu bilgileri, isteyen herkese vermek zorundadır.

 

Evet, sayın Murad Gümen, veya İngiliz harfleri ile Murad Gumen; gördüğünüz gibi kim olduğunuzu bilmek için dedektif Kerry Drake olmak gerekmiyor [dedektif Drake bir çizgi kahramanı, ve Murad Gümen ne demek istediğimi fazlasıyla anlıyor]. Sadece tarafınızdan yayınlanmış belgelerin izini sürmek kâfi.

 

Zannediyorum artık tarihçileri hafife almaktan vazgeçersiniz. Anladığınız gibi, şu anda tarafınızdan da yayınlanmış bir belge üzerinde konuşmaktayız. Ben, herhangi bir çarpıtma ve belge tahrifatı tehlikesinin önüne geçmek için, bu belgede tarafınızdan silinmiş olan ismin Murad Gümen olduğunu söylüyorum, o kadar. Bir anlamda, tarafınızdan kamuoyuna sunulmuş bir belgede yaptığınız değişikliği düzeltiyorum. Biliyorsunuz, biz akademisyenler belge üzerinde oynanmasından çok fazla hoşlanmıyoruz.

 

Kendi isminizi saklayarak başkalarına saldırmak, hakaret etmek hiç ahlaki bir davranış değil sayın Murad Gümen. Kendinizde gördüğünüz bir hakkı, bana ve benim durumumda olan birçok insanda niçin görmediğinizi inanın hâlâ çok merak ediyorum.

 

 

Blog Sahibinin notu: Bu konuda yazilmis cesitli yazilarim, kan kusan murat dumencilere cevaplarim, yayinlamadigim 50nin uzerine yorumlar var. Hepsini rafa kaldirdim (silmedim ama, malum ilerde aleyhlerine delil olarak kullanacagim, iclerinde oyle kafatascilar var ki, Hrant'i bile o oldurdu diyebilirim yani!). Buraya son ekleyecegim birkac karikatur linki:

 

Bakiniz:

http://www.collectifvan.org/article.php?r=0&id=10491

http://www.armenews.com/article.php3?id_article=32679

http://www.haber3.com/haber.php?haber_id=251707

http://blogian.hayastan.com/2007/06/10/wwwmuradgumenorg/

http://www.wikio.com/news/Murad+Gumen

http://aramanoogian.blogspot.com/2007/06/celebrity-cartoonist-behind-hate.html

http://muradgumen.wordpress.com/about/

 

19/9/2007

Basın Konseyi: “Akçam’ın şikâyeti yersiz”

 

Taner Akçam’ın, kişilik haklarına saldırdığı, hakkında gerçek dışı iddialar ortaya attığı ve kendisini hedef gösterdiği gerekçesiyle gazeteci yazar Emin Çölaşan hakkında vekili aracılığıyla yaptığı şikâyet, Basın Konseyi Yüksek Kurulu tarafından geri çevrildi.


Yüksek Kurul, gazeteci yazar Çölaşan’ın eleştiri hakkını kullandığı ve demokratik toplumlarda, ifade özgürlüğünün gereği olarak, yapılan ağır eleştirilere de tahammül gösterilmesinin yerleşik bir kural haline geldiği gerekçesiyle, oybirliğiyle Taner Akçam’ın şikâyetinin ‘yersiz’ olduğuna karar verdi.

Söz konusu yazı

Emin Çölaşan, Hürriyet gazetesinin 23 Haziran 2007 tarihli nüshasında “Aferin sana Atila Koç Türkiye böyle tanıtılır” başlıklı yazısında Kültür Bakanı Atila Koç’u eleştirirken, Taner Akçam’ın bakanlığın internet sitesinde tanıtılmasına karşı çıkmış ve şu ifadelere yer vermişti: “Başında olduğu bakanlığın internet sitesinde her çalışmasıyla Türkiye’ye ihanet eden, ‘Türkler Ermenilere soykırım yapmıştır’ diye kitaplar yazan, konferanslar düzenleyen Taner Akçam isimli şahıs, ünlü Türk yazarları arasında tanıtılıyor. Taner Akçam yıllar önce Türkiye’den kaçtı. Yurtdışında şimdi ABD’de yaşıyor ve Ermeni lobileri tarafından besleniyor. Kitaplarında ve konuşmalarında ülkemize kin kusuyor. Son olarak Ermeni konusunda Türk tezlerini savunan Murat Gümen’in internet sitesini kırdı ve bir süre öncesine kadar gizli tutulan kimliğini açıkladı. Gümen şimdi Ermenilerin boy hedefi. Yurt dışına kaçan, Türkiye aleyhinde çalışan, ülkesine ihanet eden, Ermeni soykırımı vardır tezini bütün dünyada savunup Ermeni lobilerine hizmet veren bu şahsı dünyaya tanıtma görevini bizim Kültür ve Turizm Bakanlığı üstlenmiş! Hem de en masum ifadelerle. Tanıtım dediğin işte böyle olur. Atila Koç bunları görmüyor mu ?”

Değerlendirme ve karar

Şikâyeti inceleyen kurul, Emin Çölaşan’ın Hürriyet gazetesinde manşetten verilen bir haberi ele alıp Kültür Bakanlığı’nı eleştirdiği ve bunu yaparken Taner Akçam’ın Ermeni sorunuyla ilgili yayınlarını değerlendirerek kendi görüşlerini dile getirdiği, yani eleştiri hakkını kullandığı sonucuna vardı. Karar metni şöyle: “Tartışılan eylemin boyutu ve niteliği oranında eleştirinin ağır olması da gayet doğaldır. Demokrasilerde kamuoyu önündeki kişilerin kendilerine yönelik eleştirilere katlanmaları gerekir. Bu nedenle ve gazeteci yazar Emin Çölaşan hakkındaki şikâyetin yersizliğine oy birliğiyle karar verilmiştir.”

Editörün notu: Oysa biz, “ifade özgürlüğü” ve “eleştiri hakkı” konusunda Hrant Dink’i 19 Ocak’a doğru iten çok farklı bir hikâye hatırlıyoruz. Söz konusu hakların ne zaman ve kim için kısıtlanıp kısıtlanmayacağı belli ki henüz uygar ülkelerin demokrasi eşiğinin çok altında. Bu imtiyazlı alanın geniş sahnesinde İsmail Türüt’e ‘türkü’ söyletmek isteyen değme hukukçuların dikkatine.

 

 

Kaynak: Agos

 

10/7/2007

Ahmet Altan

Amerika’da, kışların sert geçtiği bir üniversite şehrinde tanıştım ben Taner Akçam’la.
Adını çok duymuştum.


Efsaneleşmiş eski bir illegal sol örgütün liderlerindendi.

Ve, kendisininkiler de dahil hayatta hiçbir “sıfatı, ünvanı, makamı” önemsemiyordu, gerçek bir solcu gibi insanları “üretimleriyle” tanımlıyordu.

Yaptığın iş kadar adamdın.

Neşeliydi, şakacıydı, en zor durumlarda bile kolay kolay yakınmazdı.

Üniversitede o tarih dersi veriyordu, ben edebiyat.

Uzun kış gecelerinde bazen buluşurduk, bana yaşadıklarını anlatırdı kendine özgü eğlenceli üslubuyla.

İllegal bir sol örgütü “demokratikleştirmeye” uğraşmış, kendi örgütünü kendine düşman etmişti.

PKK’nın antidemokratik tutumunu eleştirmiş, bu örgütün “ölüm listesine” alınmış, bir saldırıda onun yerine bir arkadaşı vurularak öldürülmüştü.

Onu anlatırken kederlenirdi.

Eşine az rastlanır titizlikte bir adamdı.

Kaçak olarak Beka Vadisi’ndeki kampa gidip gelirken valizinde sürekli “detarjanlar” taşıyıp kampı temizletmesini anlatırken yaşadığı zorlukları değil “hayatın eğlenceli çelişkilerini” öne çıkarırdı.

Silah yerine deterjan taşıyan bir liderdi o.

O sıralarda, İttihatçıların Ermenilere uyguladığı tehciri araştırıyor ve bunun bir “soykırım” olduğunu vurguluyordu.

Bunu, bir Türkün daha o zamanlar bu kadar net ve açık söylemesi zor işti.

Ama o söylediğine inanıyor, inandığını söylüyordu.

Söylediklerinin başını derde sokacağını biliyordu elbet, dert aramıyordu ama dertten kaçmak için susmak, inandıklarını söylememek de ona göre değildi.

İttihatçıların yaptıklarını tek tek sıralıyordu.

Dürüstlüğü ve cesaretiyle saygı uyandırıyordu.

Sonra ben döndüm.

O, Amerika’daki başka bir üniversiteye gitti.

Yeni kitaplar yazdı, yeni düşmanlar kazandı.

Geçenlerde Taner’den bir mail aldım.

Özellikle bir satırı irkilticiydi:

“Önce Hrant, sonra galiba sıraya beni koydular…”

Hrant’ın ölmeden önce “beni öldürecekler” dediği son yazısını hatırladım.

Neredeyse bütün devlet erkanının bildiği, defalarca istihbarat raporlarına geçmiş bir cinayet planının nasıl uygulandığını biz cinayetten sonra öğrenmiştik.

Hrant’a kimse yardım edememişti.

Kimse “bir cinayet geliyor” diye bağıracak zamanı ve fırsatı bulamamıştı.

Bizim “farkında olmamamız” Hrant’ın hayatına mal olmuştu.

Şimdi Taner, “galiba sıraya beni koydular” diyordu.

Hrant’ın öldürülmesi, bizim devletin İttihatçıların günahına sahip çıkmak için yeni cinayetlere bile göz yumabileceğini gösterdi bize.

Onun için Taner’in yazdıkları daha da ürkütücü bir şekilde çınladı içimde.

Belli ki cinayetten önce Hrant’ı uyaran “bir ses, bir sezgi” şimdi Taner’i de uyarıyor.

Ve o, patlayacak bir silahın namlusunun kendisine doğru çevrildiğini hissediyor.

“Ermeniler soykırıma uğradı” dediği için öldürecekler mi Taner’i?

Kendi tarihimizle ilgili inandıklarını söyleme hakkı yok mu bu toplumun insanlarının?

Herkes devlet gibi konuşmak zorunda mı?

Devletin düşüncelerini, tarih yorumlarını paylaşmamanın cezası ölüm mü?

Hangi tarih tartışmasının cezası ölüm olabilir?

“Ermeniler soykırıma uğradı” diyen herkesi öldürecek misiniz?

Bu cinayeti işlerseniz, dökülecek kan “soykırımın olmadığını” mı kanıtlayacak?

Ermenileri öldüren İttihatçıların ruhu dolaşıyor bu ülkede, öldürmeye devam ediyorlar, Ermeni, Türk, Alevi, Sünni, Protestan, Kürt ayrımı yapmadan öldürüyorlar….

Daha ne kadar devam edecek bu?

Daha ne kadar zaman insanlar öldürülecek?

Bu devlet ve bu toplum Hrant’ı koruyamadı.

Bari Taner’i koruyalım.

O, dürüst ve cesur bir adam.

Bu ülkede söylenilmesi en zor sözü söyledi… İnandığı için söyledi.

Başını derde sokacağını bile bile inandığını söyleyen bir insana, inancı ne olursa olsun, saygı duyulması gerektiğine inanırım ben.

Kapısında ölüm dolaşıyor şimdi onun.

Bu ülkede bunca gazete, bunca gazeteci, bunca aydın var, Taner’i korumak için kimsenin sesi çıkmayacak mı?

Hiç unutmayın.

Taner’i bizim sessizliğimiz öldürür.

Yarın herhangi bir şey olursa, hepimiz suçortağı oluruz.

Bir insanı koruyun…

“Ben de insanım” diyebilmek için yapın bunu.

Yapmazsanız… Sessizliğinizi bir ölüm gibi taşırsınız ömrünüz boyunca.

 

 

AHMET ALTAN, Gazetem.net, 9 Temmuz 2007

9/7/2007

Taner... Yasemin... Hrant

 
Etyen Mahcupyan - AGOS 29/06/2007
 
Geçen hafta gazete sayfaları gazetemiz yazarlarından ikisinin adları ile süslendi. Taner Akçam, ABD’de yıllardan bu yana kendi ismini gizleyerek nefret söylemi yayan birinin kimliğini ifşa etti. Yasemin Çongar ise bazı askeri yetkililerin katılımıyla Hudson Enstitüsü’nde yapılan bir toplantının içeriğini kamuoyunun bilgisine sundu. Yani her iki yazar da gizli tutulan bazı şeyleri açığa çıkarmış oldular ve bu nedenle de etik bir tartışmaya yol açtılar.

Türkiye’deki ulusalcı/milliyetçi kalemlere göre, Taner söz konusu kişiyi afişe ederek onun hayatını tehlikeye sokmuş, en azından günlük hayatını çeşitli baskılara açık hale getirmişti. Nitekim temas kurulan ‘mağdur’ kişi, Ermenilerden taciz, tehdit ve hakaret mesajları almaktan, evini değiştirmek zorunda kalmış olmaktan şikâyetçiydi. Aynı kalemlerin zımnen ima ettiği ise, Taner’in ahlaki davranmadığı ve zaten ‘soykırım savunucusu’ birinden de ancak bunun bekleneceğiydi. Oysa ‘mağdur’ kişi tüm riskleri göze alarak vatanı için uğraşan, resmi tarih tezlerini fedakârca savunan bir kahramandı. Bu insanın Türkiye’yi hiç bilmemesi önemli gözükmemek bir yana, belki de daha çok takdir edilmesini gerektiren bir durumdu; çünkü belli ki söz konusu kahraman tamamen ırkının gerektirdiği davranış kalıpları içinde davranmaktaydı. Ne var ki aynı ulusalcı/milliyetçi kalemler, bu davranış kalıbının içinde yıllar boyunca nefret söylemi yaymanın var olup olmadığını pek tartışmak niyetinde olmadılar. Bu davranışın ‘Türklüğe’ uyup uymadığını sorgulamadılar. Hele nefret söylemciliğinin kendi kişiliğini gizleyerek yapılmasının hangi ‘erkekliğe’ sığdığına da bakmadılar.

Taner’e hücum edenler, ‘kimliğini gizleme özgürlüğünden’ dem vurmakla yetindiler. Gerçekten de herkese böyle bir özgürlük tanınabilir. Yeter ki bu özgürlük zarar verme, kötülük yapma amacıyla kullanılmasın; başkalarının hayatlarını söndürmek, onlara eziyet etmek gayesiyle sarınılan bir bayrak haline dönüşmesin. Çünkü bu durumda o kişi kamusal yaşam için bir tehdit haline gelmiş demektir. ABD’deki nefret söylemcisi gerçekte tam da böyle biriydi. Tehdit edildiği için ismini gizlemiş olduğu savunusunun içi boştur. Çünkü bu kişi nefret kusan internet sitesini zaten takma adla kurmuştu. Yani bu siteyi kurarken ne yapacağını çok iyi biliyordu. Böyle birini, imzasız mektuplar yazarak kendine düşman bellediği bir kimliğin mensuplarını taciz eden birine benzetebiliriz. Diğer bir deyişle, karşımızda sadece kamusal düzene ve huzura zarar veren değil, ayrıca ırkçı biri var... Taner sadece daha zeki olduğu için bu kişinin adını kolayca buldu ve haklı olarak da yayımladı. Çünkü söz konusu nefret yayıcısının karşılaşacağı tehditlerin artacağından emin olmasa bile, vereceği zararların azalacağını biliyordu. Yıllarca nefret yayan birinin, üstelik kendi adını gizlediği için şimdi ‘mağduru’ oynaması ve afişe olmaktan şikâyetçi olması, doğrusu ancak ‘gülünç’ kelimesini hak ediyor...

 

(...)

 

Kaynak: Agos Gazetesi Sayi: 587

 

 

Blogcu ile yapıldı

~~~~~~ Neler oluyor hayatta... Siz hala uyuyor musunuz???~~~~~~